Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!







— Ana Sayfaya Dönüş




      "Ülkemizdeki tekelci kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden ve de yerli tekelci burjuvazi, baştan emperyalizmle bütünleşmiş olarak doğduğundan, stratejik hedefimiz anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimdir...

LEGALİZMİN VE PASİFİZMİN
FAŞİZM TAHLİLLERİ


  [Aşağıdaki üç alıntı, değişik tarihlerde İsmail Bilen TKP'sinin yayın organı "Atılım"da yayınlanmıştır. Silahlı devrimci mücadeleye karşı "ardıcıl savaşım"dan söz eden İ. Bilen TKP'sinin "resmi" görüşlerini ifade etmektedir. Gerçekleri öğrenmek isteyenlerin, Mahir Çayan yoldaşın yazılarını okumaları yeterlidir. Bu nedenle yorumsuz olarak yayınlıyoruz.
  Yazılardaki vurgular bize aittir. - DG]

 

  Goşizm
  (Atılım, 1 Nisan 1979, Sayı: 4)
 
  Goşist akımları tanımak, onların sosyal-politik kaynaklarını bilmek işçi hareketi için gereklidir. Bugün değişik goşist gurupların bazı sendikalarda, meslek odalarında, öğrenci-gençlik derneklerinde eylem içinde olduklarını görüyoruz. Goşistleri silahlı, silahsız eylemlerini şu sözcükle kısaca anlatmak olasıdır: Serüvencilik.
  Kuşkusuz, bireysel terör, serüvenciliğin de ötesine geçiyor. Zaman zaman ve yer yer devrim hareketini baltalıyor, emperyalizme, gerici çevrelere sıkıyönetimlere, kanlı baskılara girişmek için fırsat veriyor. Özetle, provokasyonlara yol açıyor. 12 Mart sıkıyönetim öncesi goşist eylemler, bu örnekler arasındadır.
  Gençlerden kimileri işçi hareketinin dışında kalmıştır. Bunlar, sosyalist devrime inanıyor, ama sabırsız, kısa zamanda büyük hedeflere ulaşmayı amaç ediniyor. Kimi de, legal sosyalist yöneticilerden bazılarının oportünizme, reformizme sapmaları. sınıf savaşının dışında kalmalarına tepki duyuyor, goşizme sapıyor. Gerçekte küçük burjuva akım olan goşizm, işçi sınıfının devrimci öncü rolüne inanmadığı gibi, yığın savaşlarına da inanmaz. Serüvenci ve bireysel terörcü yönü, küçük burjuva sınıfsal kökene dayanmış olmaktan kaynaklanır.
  Goşizmin bireysel terörcü, serüvenci niteliği, polis ajanlarına goşist örgütlere sızma ve onları kendi provokasyon amaçları için kullanma olanağı veriyor.
  Goşist hareket kendi içinde sürekli ayrışıyor, parçalanıyor. Bir kısmı uyanıyor, bir kısmı ise Maoculuğa, öteki anti-Marksist, anti-Leninist akımlara katılıyor.
  Türkiye'de goşist eylemlerin tarihi eski değildir. 1965'lerden sonra bu eylemler boy göstermiştir. Ama, şu gerçek kısa zamanda bir kez daha doğrulanmıştır. Devrim hareketinin omurgası, sosyalizme giden yolun öncü gücü işçi sınıfının sömürüye, baskıya, emperyalizme ve faşizme karşı sürdürdüğü sınıf savaşıdır. İşçi sınıfının bu savaşının dışına çıkan her akım ya sönüp gider, ya da dolaylı veya dolaysız karşı-devrimci odaklara sürüklenir.
 
   
Terörizm
  (Atılım, 1 Temmuz 1979, Sayı: 7)
 
  Son yıllarda yurdumuzda politik cinayetlere, bireysel terör hareketlerine kurban giden insanların sayısı birkaç bini aşıyor. Egemen güçler, onların güdümündeki burjuva basın, bu "anarşi"den, iç savaş kışkırtmalarından tüm ilerici, demokratik görüş, güç ve örgütleri suçlu tutmaya kalkışıyor; özellikle Marksist-Leninist ideolojiyi terörün arkasındaki ideoloji olarak göstermeye çalışıyor. "Acilciler", "Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği", "Apo"cular gibi sahte sol terör örgütleri halka, boy boy allı-pullu resimler ve bir sürü uydurma haberlerle komünist örgütler diye tanıtılıyor, bunların adam öldürme, banka soyma, bombalama gibi bireysel terör hareketleri komünist eylemler diye gösteriliyor.
  Komünistler, şiddeti ilke olarak yadsıyan oportünistlere karşıdırlar. Ama bir yandan da bu terör örgütlerinin komünist hareketle, bunların giriştikleri "eylem"lerinde komünist eylemle en ufak bir bağı olmadığını açıklıyorlar. Bunların eski, serüvenciliğe kapılan ancak anti-emperyalist yön taşıyan devrimci gençlik hareketiyle de bir bağı yoktur. 12 Mart öncesinde serüvenciliğe kapılan devrimci gençlerin bir kesimi yaptıkları hataları görmüştür ve işçi sınıfının savaş yoluna girmiştir. Diğer kesimler ise ya karşı-devrimcilere, Pekin uşaklarına katılmışlar, ya da doğrudan doğruya CIA ve MİT'le bağlanmış, soysuzlaşmışlardır, sahte sol terör örgütleri oluşturmuşlardır. Bunlar gençlik içinde yer bulan, faşist guruplarla da özdeş değillerdir.
  Emperyalizm, onun ülkedeki kolu işbirlikçi tekelci sermaye bu sahte sol terör örgütlerini sınıf savaşında bir araç olarak kullanıyor. tekelci burjuvazinin gerici kolları bu terör örgütlerinin eylemlerinden, burjuva demokratik hak ve özgürlükleri tümüyle ezip geçme girişimlerini, faşist tırmanmayı haklı gösterme yolunda yararlanıyor. Tekelci burjuvazinin reformcu kolu ise bu sahte sol terör örgütlerini anti-komünist kampanyalarında kullanıyor.
  Bir yanda açık ve gizli faşist terör örgütleri, öte yandan sahte sol terör örgütleri... bunların yarattığı "anarşi"yi devrimci durumun belirmesi olarak görmek, emekçi halk yığınları içinde bunun şu ya da bu biçimde yan bulduğu, kalıcılaştığı görüşlerine kapılmak son derece yanlış ve zararlıdır. Böyle bir görüş terörizme karşı, goşizme karşı savaşı zayıflatır, devrimci hareketi, partiyi serüvenlere götürür.
  TKP MK 3 Haziran 1979 günü açıklamasında "... serüvenci gurupların terör eylemleri de faşist tırmanışa yardımcı oluyor" derken, tüm ilerici demokratik örgüt ve güçleri bir kez daha anti-emperyalist, anti-faşist savaş yolunda emekçi halkın yığınsal eylemlerini yükseltmeye, terörizmden faşist diktatörlükler çıkartmaya çalışanların oyunlarını bozmaya çağırdı.
 
   
Deniz'leri, Mahir'leri anmak!
  (Atılım, 1 Mayıs 1982, Sayı: 5)
 
  Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, arkadaşları, bundan on yıl önce, bu aylarda barbarca öldürüldüler.
  Bilinçli işçiler, ilerici aydınlar Deniz'leri, Mahir'leri 6. Filoyu protesto eylemlerinde, bağımsızlık mitinglerinde, ABD emperyalizmine, NATO'ya, Amerikan üslerine karşı savaşlarda tanıdılar. Onlar anti-emperyalist gençlik hareketinin önderlerindendi. ABD emperyalizmine karşı savaş içinde piştiler, tüm eylemlerini ABD emperyalizmine ve işbirlikçilerine yönelttiler.
  Ama onlar, Marksist-Leninist sosyalist devrim teorisini, proletaryanın tarihsel misyonunu yeterince kavrayamadılar, savaşımlarını yığınlarla bağlayamadılar. Bir avuç kahramanın yiğitliğinin yeterli olacağını sandılar. Bunun için serüvenci bir çizgiye vardılar ve bunun için eylemlerinin sonuçlarından yığınlar değil, burjuvazi yararlandı.
  Ne ki, bu onların ateşli birer anti-emperyalist oldukları gerçeğini hiçbir zaman gölgelemez. Onlar halkımızın sınıf savaşımları tarihine esas itibariyle bu yanlarıyla geçeceklerdir. Halkımız onları emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaştıkları için öldürülen yiğit gençler olarak anacaktır.
  Bugün halkımızın başdüşmanları gene aynıdır: ABD emperyalizmi ve onun işbirlikçileri! Gerici askersel diktatörlük en başta ABD emperyalizminin desteği ile ayakta duruyor. Ülkemize çevik kuvvetlerini, yeni nükleer füzelerini yerleştirmek isteyen, 24 Ocak politikasını dayatan en başka hep ABD emperyalizmidir. Emperyalizmi ülkemizden kovmadan, aydınlık bir geleceğe uzanmak olanaklı değildir.
  12 Mart'tan sonra Deniz'lerin, Mahir'lerin izleyicisi olduklarını söyleyenler, örneğin Dev-Yol vb. akımlar bu gerçeğin yeterince bilincine varabildiler mi? Onların olumlu yanlarına yeterince sahip çıkabildiler mi? Bunun için ne gerekiyor?
  Bunun için, yığınların karşısına "Tek yol devrim", "Kurtuluşa kadar savaş", "kahrolsun oligarşi" gibi teorik olarak doğru, ama ne yazık ki içi boş, somut devrimci bir içeriğin doldurulmamış belgilerle değil, onları en başka ABD emperyalizmine, işbirlikçilerine, NATO'ya karşı savaşıma çağıran belgilerle çıkmak gerekiyor. Devrimin, kurtuluşun yolu, dün olduğu gibi bugün de öncelikle emperyalizme ve en başta ABD emperyalizmine karşı savaşından geçiyor.
  Bunun için MLSPB, Acilciler vb. gibi anarko-terörist grupların Mahir'lerin adlarını kullanarak, kendi tabanlarındaki gençleri sonunda yalnızca emperyalizmin ve işbirlikçilerinin işine yarayan eylemlere sürüklemelerine karşı ardıcıl tutum almak, terörizmin ABD emperyalizminin bağını görmek gerekiyor.
  Bunun için, Halkın Kurtuluşu gibi grupların Deniz'lerin adlarını kullanarak kendi tabanlarındaki gençleri, kah Pekin kah Tiran ağzıyla, anti-sovyetizme sürüklemelerine karşı ardıcıl tutum almak gerekiyor.
  Bunun için, ABD emperyalizmine karşı olan tüm güçlerin birliği için ardıcıl çaba göstermek gerekiyor. Halkımızın dostlarını iyi tanımak gerekiyor.
  Sandinistler, Farabundo Marti savaşçıları niçin başarılar kazanıyorlar? Onlar ABD emperyalizmine karşı savaşıyorlar. Düşman gibi dostu da biliyorlar. Sovyetler Birliği'nin, öteki sosyalist ülkelerin dostudurlar. Komünistlerle omuz omuza savaşıyorlar. Marksizm-Leninizme böyle ulaşıyorlar.
  Öte yandan, ağızlarından "devrim" sözlerini düşürmemesine karşın, ABD emperyalizmine karşı savaşımı yok sayan anti-sovyetizm "uzmanı" Yürükoğlu, salt anti-emperyalist savaşım verdiği için, Mahir Çayan'ı aşağılıyor, Çayan'ı kendisinin hakaret anlamında kullandığı bir kavramla niteliyor, "O bir kemalistti!" diyor. Amacı Dev-Yol gibi akımların yandaşlarını anti-emperyalist savaşımdan vazgeçirmektir. Kendisinin, Halkın Kurtuluşu vb. nin şeflerinin, Doğu Perinçek'lerin bataklığına, anti-sovyetizmin girdabına çekmektir.
  Burjuvazi kendi ideolojisi olan Kemalizmin anti-emperyalist içeriğini boşaltırken, Deniz'ler, Mahir'ler ateşli bir anti-emperyalist oldular. Burjuva ideolojisini anti-emperyalist görüşleriyle aşabildiler, Marksizm-Leninizmden esinlendiler. Gerçek Kemalistlere de, TKP'ne de Yürükoğlu gibi düşman olmadılarsa bu, halkımızın gerçek düşmanını iyi bellemelerinden, burjuvaziye değil, halkınıza hizmet etmek istemelerindendi.
  Deniz'leri, Mahir'leri öldürülmelerinin onuncu yılında gerektiği gibi anmanın tek yolu, emperyalizme karşı savaşımı gene başa almaktan geçiyor. Bu, Marksizm-Leninizme ulaşmanın da yoludur. Gerçekler ancak emperyalizme karşı çetin savaşların sürecinde kavranabilir. Biz komünistler, Deniz'lerin, Mahir'lerin anısına saygı duyan herkesi, ABD emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı omuz omuza savaşmaya çağırıyoruz.


[Aşağıdaki yazılar, faşist milis saldırılar karşısında legalizmin ve oportünizmin "provokasyona gelmeyelim" mantiğı içinde geliştirdiği pasifist politikaların yazılı örnekleridir. Bunlara ilişkin özel bir yorum yapmaksızın, olduğu gibi yayınlıyoruz. Bu teslimiyetçi ve pasifist teori ve politikaların eleştirisini diğer bölümlerdeki yazıların içinde bulabilirsiniz.
Yazılardaki vurgular bize aittir. - DG
]




  Behice Boran, Ekim 1978
  Ankara Bahçelievler'de 7 TİP üyesi gencin evlerinde katledilmeleri üzerine, TİP genel başkanı Behice Boran, saldırıyı, "olaylara karışmayan İşçi Parti’lileri de oyuna getirerek sokağa çekmek için düzenlenmiş bir tertip" olarak değerlendirdi ve "oyuna gelmeyeceklerini" ve de "silahlı çatışmaların işçi sınıfının politik hareketine yararı olmadığı için mücadeleyi bu yöntemlerle sürdürmeyi reddettiklerini" açıkladı.
  "Hedef doğrudan doğruya partimizin kendisidir. Bir takım kuvvetler diyebileceğimiz kuvvetler işçi sınıfının gerçek ciddi partisi olarak TİP’i görmektedirler. İşçi sınıfının politik hareketini sindirmek ve dağıtmak için partimizi hedef almaktadırlar." (Behice Boran)
  "Tahrik edip bize aynı biçimde cevap verdirmeyi başaramayacaklardır. Biz, Türkiye İşçi Partisi, işçi sınıfımızın politik hareketinin temsilcisi ve öncüsüyüz. Bunun sorumluluğunun bilincindeyiz. Silahlı çıkış ve çatışmaların işçi sınıfının politik hareketine yararı olmadığı için biz mücadeleyi bu yöntemlerle yürütmeyi reddediyoruz." (Behice Boran)



  1976-80 yıllarında illegal TKP'nin legalitesinin SİP-TKP anlatımı
  Gelenek, Sayı: 67, Ağustos 2001

  "TKP'nin DİSK ve öteki meslek örgütleri, gençlik, kadın dernekleri içindeki ve üzerindeki etkinliği ona ciddi bir eylem gücü de kazandırmıştı. 1 Mayıs’lar, DGM Direnişi, Can Güvenliği Komiteleri'nin eylemleri bu temelde etkili oluyordu.
  Bence, bu dönemde TKP'nin en önemli ve başarılı eylemlerinden biri, DGM yasasının çıkışını engellemesidir.
  Sonra 1 Mayıslar; 1976, 1977 ve 1978 yıllarında İstanbul'da Taksim Meydanı’nda yapılan yığınsal 1 Mayıs toplantıları var. 1977 zaten büyük olaylarla, ölümlerle sonuçlanmıştı. 1978'de özellikle, 1 Mayıs eylemine TKP, "TKP'ye özgürlük" pankartları, "141-142" ve "Atılım bizimle"yle damgasını vurmuştu. Bu bir yana, 1 Mayıslar, öncesiyle ve sonrasıyla bu yıllarda çok önemli bir eylem odağıydı. Bu eylemin başarılı olabilmesi için 1 Mayıs Komiteleri oluşturuluyordu. 1 Mayıs Komiteleri çok önceden çalışmaya başlıyorlar, 1 Mayıs çerçevesinde, 1 Mayıs eylemliği hedefiyle, ama normal olarak Parti'nin doğrudan ulaşamadığı çok geniş bir kesime, Parti'nin görüşlerini ulaştırıyorlardı ve fabrikalara uzanan, okullara işyerlerine uzanan, geniş örgütlenmeler sağlıyorlardı. 1 Mayıs Komiteleri sadece merkezlerde kurulmuyordu. Birim birim, fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda da kuruluyordu. Onlar için özel propaganda materyelleri basılıyordu. Özel bağışlar toplanıyordu. Türkiye'nin çeşitli yerlerinden İstanbul'daki 1 Mayıs'a katılmak için yapılan organizasyon, başlı başına büyük bir organizasyondu. Yüzlerce otobüsün örgütlenmesi, pankartların hazırlanması vs. Parti örgütleri, bu 1 Mayıs çalışmaları sırasında ciddi açılım yapıp yeni kazanımlar elde ediyorlardı. Bunun sonucu olarak da Türkiye'deki Parti örgütlerinden, 1 Mayıs Komiteleri'nin daha sürekli kalıcı hale getirilmesi türünden talepler ortaya çıktı. Hatta biz o dönemde 1 Mayıs Komiteleri'nin bir tür Sovyetler işlevi bile görebileceğini düşünmeye başlamıştık. Çünkü gerçekten TKP örgütlenmesiyle ulaşamadığımız ve sağlayamadığımız örgütlenmeyi bu 1 Mayıs Komiteleri'yle sağlıyorduk. Bu talepler özellikle İzmir, Ege ve Marmara bölgelerinden daha çok geliyordu. Bu taleplerin de sonucu olarak, bir Merkez Komitesi toplantısında 1 Mayıs Komiteleri'nin, Can Güvenliği Komiteleri'ne dönüştürülmesi için karar alındı. Can Güvenliği Komiteleri aslında '77 Konferansı'ndan sonra İ.Bilen'in kapanış konuşmasında "Barikata çıkacağız", işte "Halkımızın can güvenliğini koruyacağız" gibi söylemlerle de bağlanmış bir şeydi. 1 Mayıs Komiteleri'nin, Can Güvenliği Komiteleri biçiminde devamı aslında devrimci bir açılımdı. Can güvenliği talebi o gün çok önemli bir talepti. Nitekim unutmamak gerekir, cunta 1980'de ülkede can güvenliğini sağlamak gerekçesiyle geldi. Çünkü gerçekten can güvenliği yoktu. İşçilerin, emekçilerin, öğretmenlerin, siyasi mücadelenin içinde olan hiç kimsenin can güvenliği yoktu. Can Güvenliği Komiteleri'ni kurmak, hem bunu sağlamak açısından, hem de 1 Mayıs Komiteleri'ni daha devrimci organlar haline getirmek açısından, fabrikalara yerleştirilmiş Can Güvenliği Komiteleri oluşturulması bakımından çok önemliydi. Biz bunun hemen çalışmalarına başladık bölgede, ama bir yandan da buna uygun bir açılımın olması için Parti'de tekrar bunun görüşülmesi gerekiyordu. Fakat bir süre sonra bu Can Güvenliği Komiteleri'nin bu iki bölge dışında başka yerlerde kurulmadığını gördük. Daha sonra yurtdışındaki bir Merkez Komitesi toplantısı sırasında -ama toplantı dışında- bu sorunu tartıştık. Yani sonunda Türkiye'nin o döneminde, o yıllarında basit bir politik afiş yapıştırmanın bile, can güvenliği almayı gerektiren bir durum olduğunu söyledik vs. Türkiye'deki pratik argümanlardan sonra bunları kanıtlamaya çalıştık. İşçinin Sesi ayrışmasından sonra bu Can Güvenliği Komiteleri, daha doğrusu 1 Mayıs Komiteleri, "Barış ve Demokrasiyi Koruma Komiteleri" haline getirildi ve CHP afişleri asmak gibi görevler üstlendiler." (Kemal Okuyan)



  SİP-T"K"P, 15 Aralık 2006, "Komünist", Sayı: 296
  Üniversitelerdeki sistemli provokasyona dikkat edilmeli
  Bu saldırıyı püskürtürüz

  Birçok üniversitede, geçtiğimiz haftalarda, başta Kürt öğrencilere yönelik olmak üzere çeşitli saldırılar düzenlendi. Hem gerçekleştirilme biçimleri hem de saldırıların hedefleri göz önüne alındığında, yaşananların burjuva siyasetinin yönelimleri ile birlikte değerlendirilmesi ihtiyacı doğuyor.
  Bu ihtiyaç, saldırılarda doğrudan bir aktör olarak görünen faşist hareketin konumunu doğru belirlemek, saldırının üniversitelere yansımasını tespit etmek, dolayısıyla mücadelenin gündemini netleştirmek söz konusu olduğu ölçüde de bir zorunluluğa dönüşüyor. Aksi, saldırıların tekil olarak "faşizme karşı mücadele" retoriği içerisinde ele alınması ve asıl saldırının gözden kaçırılması anlamına geliyor.
  Saldırılar neyi hedefliyor?
  Uzun süredir yayınlarımızda devletin çözülmesinden, çözülme süreciyle iç içe işleyen sermaye egemenliğinin dolayımsızlaşması sürecinden bahsediyoruz. Diğer başlıkları bir yana, bu sürecin doğal uzantısı, sermaye devletinin, kontrol mekanizmalarını artırma ihtiyacı duymasıdır. Ve bugün burjuva aktörlerin konumlanışlarının Türkiye'deki genel seçime endekslenmiş olması, kontrol güdüsünü özellikle artırmıştır.
  Üniversiteler de kendi payına düşeni almaktadır. Yıllardır devletin beslemesi olarak yetiştirilen, geleneksel olarak pis işlerin öznesi olan faşist hareket bir kez daha sahaya sürülmüştür. Ne yükselen bir faşizm ne de kontrolsüz tepkilerden kaynaklanan saldırılar söz konusudur. Söz konusu olan, planlı bir saldırıdır. Söz konusu olan, sermaye devletinin provokasyonudur.

  Saldırıların oldukça planlı bir biçimde gerçekleştirilmiş olması, saldırganlar içerisinde devletin konumunu belirginleştirmektedir. Üniversite öğrencilerinin takip edilmesi, takip için araba kullanılması, saldırganların kar maskesi takması ve bazı yerlerde silah kullanılması... Bütün bunlar, faşist beslemelerin akıl edemeyecekleri kadar ayrıntılı tercihlerdir. Saldırıların hedefinin genellikle Kürt öğrenciler olması da eklendiğinde provokasyon, Türk-Kürt çatışmasını üniversitelere taşıma eğilimiyle ön plana çıkmaktadır.
  Ancak durum sadece bununla sınırlı değildir.
  Sözkonusu saldırılar üniversite öğrencilerinin ideolojik konumlanışlarına, seçim tercihlerine ve üniversitelerde sol hareketin varlığına dair daha köklü bir müdahaleyi de içinde barındırmaktadır. Süreç aynı zamanda devletin, faşist hareketin üniversitelerdeki kadrolarını da konsolide etmeye yönelik bir adımıdır.
  Özellikle Ankara ve İzmir'deki son saldırılar, fakültelerin dışında gerçekleştirilmiştir. Devletin, "üniversite"ye saldıran faşistler görüntüsünden kaçınmak istediği söylenebilir. Sol siyaset bu tabloyu doğru değerlendirmelidir. Aksi halde, faşistlerin saldırılarına üniversite içinde fiziksel müdahalelerle "cevap" veren sol hareketin ya da Kürt siyasi öznelerinin, üniversite kamuoyunda faşist hareketle eş tutulması tehlikesi ortaya çıkmaktadır. "Ama siz de güçlü olduğunuz yerlerde onların çalışma yapmasına izin vermiyorsunuz" tepkisi doğallaşmakta, doğallaştığı ölçüde de solun siyaset alanını kapatmaktadır. Bu değerlendirme, geçtiğimiz günlerde, Ülkü Ocakları yöneticilerinin haftalık bir dergiye verdikleri demeçle birlikte okunmalıdır: "Biz ODTÜ'de çalışma yapamıyoruz; onlar da Gazi Üniversitesi'nde yapmasınlar."
  Belki de bazılarımızda bir tebessüme yol açacak bu açıklama oldukça tehlikelidir. Bu demeç, güç siyasetinin dayatılmasıdır. Doğrudur, güç olmadan siyaset yapmanın sınırları vardır. Bir bakıma, "oyunun kuralı" böyledir.
  Ancak unutulmamalıdır ki oyunun kurallarını sol siyaset belirlemediği ölçüde, kurallar solun aleyhine işlemektedir. Üstelik sol hareketin, bütün olarak değerlendirildiğinde üniversitelerde oldukça geriye çekilmiş olması, durumun vahametini derinleştirmektedir. Sol kendi kabuğu içine itilmek istenmekte ve yeni olanaklara gözlerini kapaması beklenmektedir. Burada bir parantez açmak faydalı olacaktır. Birçok üniversitedeki soruşturmalar, özel güvenlik birimleri ve diğer baskı unsurları da aynı amaca hizmet etmektedir. Bu saldırılar ile birlikte sol, afiş asmayı, bildiri dağıtmayı tek başına bir mücadele konusu haline getirdiği ölçüde daha fazla kaybedecektir. Çünkü sorun mevzi korumak olarak ifade edildiği sürece, solun üniversitelerdeki son mevzii olan "varlığı" da tehlike altına girmektedir.
  Bu başlıkta eklenecek bir değerlendirme ise, üniversitelerde şu an meydana gelecek fiziksel karşı karşıya gelişlerin sermaye devletinin amacına hizmet edeceğidir. Bir süredir sözünü ettiğimiz konformizm, üniversite öğrencileri için daha fazla geçerlidir. Üniversiteliler rahatlarının kaçmasından korkmakta, rahatlarını kaçıran durumlara "tavır" almaktadır. Düzen bu hassasiyete oynamaya, "dinginlik arayışını" körüklemeye karar vermiştir.
  En yakın örneği, ABD'nin ve düzenin has evladı Fethullah Gülen'in cemaatinin, kendisini bu konuma göre hazırlamasıdır. Zaman gazetesinin reklamlarındaki "kafa kafaya mı geleceğiz, yoksa kafa kafaya mı vereceğiz?" mesajı ile fondaki biri türbanlı, biri başı açık iki kadın bu sürecin ifadesidir. (İsteyenler, aynı reklamda iki öğrenci grubu arasındaki taşlı-sopalı kavga görüntüsünü de hatırlayabilirler.) Üniversitenin öğrencileri de dahil olmak üzere tutuculaşmasının ve gericileşmesinin önü liberalizmle açılmaya çalışılmaktadır.
  Denge-kontrol siyaseti, tam da bu nedenle, önce toplumu korkutmakta, sonra bunları gerekçelendirerek gerici adımlara zemin hazırlamaktadır. Açıkçası burjuva siyaseti, ayaklarının altındaki zeminin sallandığını farkındadır ve üniversiteler başta olmak üzere her yerde dizginleri ele almaya çalışmaktadır.
  Hem iç hem de dış siyasette ülkenin dizginlerini emperyalistlere bırakmış bir sermaye iktidarının kontrolü ne kadar elde edebileceği sorulabilir. Emperyalizmin artık doğrudan bir muhatap olarak Türkiye'deki varlığı göz önünde bulundurulmadan verilecek her yanıt mutlaka eksikli kalacaktır. Yoksa cumhuriyet tarihinde ilk kez toplumsal ayaklanmalara karşı tatbikat gerçekleştirilecek olmasının başka bir anlamı olurdu.
  Ne yapmalı?
  Sorunun kendisi bizler için çok önemli. Çünkü, soru doğrudan devrimci özneye işaret ediyor. Bir yandan olayların akışına kendini kaptırmadan tavır alabilmeyi, bir yandan da sadece tarihsellik vurgusu yapmadan güncel müdahaleyi zorunlu kılıyor. Sorunun cevabı da bu nedenle önemli hale geliyor.
  Yurtsever Cepheli Öğrenciler sabırla, inatla ve militanlıkla çalışmalarını sürdürmeli, en kısa zamanda üniversitelerde gündemi belirleyen, gündeme müdahale eden bir güce ulaşmalıdır. Sınıflarında, yurt odalarında, topluluklarda... gündelik olarak siyaset taşıyabilmeli, birebir ilişkiye eskisinden daha çok önem vermelidirler.
  Bütün bunlara yardımcı olacak önemli bir araç bulunmaktadır elimizde: Yurtsever!
  Yurtsever gazetesinin dağıtım ağı olabildiğince yaygınlaştırılmalı, her kampusta kurduğumuz inisiyatiflerimizin toplantıları bu ağ üzerinden genişlemelidir.
Çünkü sorun daha fazla bildiri dağıtmak, daha fazla afiş asmakla çözülemeyecek kadar büyüktür. Üzerimizde Kürt ve Türk halklarının sorumluluğu vardır. Emperyalizmin ve işbirlikçilerinin her saldırısında, Yurtsever Cepheli Öğrenciler doğrudan muhattaptır.
  Öfkemizi diri tutmayı, mücadelemizi güçlendirmeyi öğreneceğiz. Herşeyden önce bu ülke topraklarına, aklımıza ve kendimize güveneceğiz."



  SİP-T"K"P, 26 Nisan 2006, "Komünist", Sayı: 263

  Bizim kavgamız emperyalizm ve işbirlikçileriyle

  Geçtiğimiz iki - üç haftalık sürede Ankara, İstanbul ve Adana gibi şehirlerdeki çeşitli üniversitelerin eli satırlı şeriatçı ve faşistlerle anıldığına tanık olduk. Genelde okullarındaki mücadeleyi yükselten yurtsever - komünist öğrencilere yaptıkları saldırılarla gündeme gelen gericiler, kimi örneklerde de 31 Mart anması, satırlı şenlik baskınları gibi insanlıkdışı faaliyetlerde de bulundular. Elbette üniversitelerde uzunca bir süredir gericilerin belirgin bir örgütlenme içerisinde olduğunu biliyoruz. Dönem dönem bu grupların ön plana çıktığını, kimi saldırılarla kendilerini gösterdikleri bilinen bir gerçek. Ancak, son dönemde üst üste gelen bu faaliyetleri nasıl tanımlamak gerekiyor? Trabzon, Ordu, Sakarya gibi şehirlerde devrimcilere karşı gerçekleşen saldırılarla üniversitelerde yaşananları birbirinden bağımsız düşünebilir miyiz? Bu şiddet ortamının altında ne aramak gerekiyor? Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor, bugün emperyalistler ve işbirlikçileri halklarımızı birbirine düşürmek için ellerinden geleni ortaya koyuyorlar. Türk ve Kürt halkları arasına yerleştirilmeye çalışılan düşmanlık tohumları ülkemiz açısından önemli bir tehdit olarak görülmeli. Elbette bu emperyalist senaryoda faşistlere ve gericilere de bir rol düşüyor. Ezelden beri ABD'nin ve emperyalistlerin güdümünde hareket eden gericiler için biçilen bu rolü garipsememek gerekiyor. Ülkenin geneli açısından geçerli olan bu durum üniversitelerde de yansımasını buluyor.
  Öte yandan ve daha önemlisi, üniversitelerde komünist ve yurtsever öğrenciler tarafından belirlenen bir siyasi gündemin olması. Üniversitelerde devrimci öğrenciler her geçen gün daha yüksek bir sesle ülkenin sahipsiz olmadığını haykırıyorlar. Komünist siyasetin üniversitelerde tekleştiğini uzun bir süredir söylüyoruz. Gericilerin saldırganlığının artmasının bir diğer nedeni de elbette bu gerçektir.
  Ne Yapmalı?
  Gelinen bu noktada önemli görevlerle karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Birincisi, yurtsever öğrenciler olarak önemli bir sorumluluğumuz bulunuyor: Memleketimizin içinde bulunduğu duruma seyirci kalmamak. Türkiye devrimci hareketi tarihi boyunca her zaman emperyalizme karşı mücadele örgütlemeye çalışmış, bu süre zarfında karşısında gericileri bulmuştur. Sermayenin gericiliğinin yanında, faşist ve yobazlar kendi konumlarını anlamlandırmak için sahte bir "vatan millet Sakarya" edebiyatıyla solun karşısına dikilmişlerdir. Bugün ise Kurtlar Vadisi özentisi küçük Polatçıklar okudukları okulda sınıf arkadaşlarına saçları uzun diye, derslerine giren akademisyenlere küpe taktıkları için saldırmayı vatan görevi biliyorlar. Bizim görevimiz de, alanımızı daha fazla genişletmek onlara nefes alacak yer bırakmamaktır. Faşistleri ve gericileri daha fazla rahatsız eden şey, solun alanını daha fazla artırmasıdır. Bu noktada yapılabilecek en doğru şey sıra arkadaşımıza, okulumuzu paylaştığımız öğrencilere memleket sevgisinin 2006 Türkiyesi'nde Türk, Kürt hep beraber emperyalizmin başımıza örmeye çalıştığı çorabı çıkartmak olduğunu göstermektir.
  Yürüttüğümüz kavga siyasi hedefleri olan, ülkeyi özgürleştirmeye adanmış, bağımsızlığımızı elde edene kadar sürdürmek zorunda olduğumuz uzun soluklu bir kavgadır. Bunun bilinciyle hareket etmek zorundayız.
  Yıllardır Gazi ve Marmara Üniversitesi faşistlerin okulu diye bilinegeldi. Ekim ayında kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz Öğrenci İnisiyatiflerimizin toplantılarında Gazi ve Marmara Üniversiteleri için "bundan böyle adı bizimle anılacak okullar olacak" derken birbirimize içi boş enerji vermek değildi derdimiz. Kat ettiğimiz yol bunun en net göstergesi oldu. Üniversitelerdeki üç beş çapulcu okullarımızın adını kirletiyorsa, hem üniversitelerimizde bu adamların alanını kapatacağız hem de okullarımızın adı aydınlıkla, bizimle anılacak. Bu üniversitelerde okuyan arkadaşlarımız, görevlerinin bilincinde yürüttükleri kavgayı daha da ileri noktaya taşıyorlar. Kuşkusuz bu değişim zamanla oluyor, ama bu son süreçte karşılaştığımız saldırılar hızla ilerlediğimizin, doğru yolda olduğumuzun işaretidir. Okullarımızda yürüttüğümüz mücadele yeni bir evresine giriyor. 1 Mayıs'ta fabrikalarından, atölyelerinden, tezgahlarının başından gelip Kartal Meydanı'nı dolduracak olan devrimci işçilerle buluşacağız. Üniversitelerimize Kartal Meydanı'ndan aldığımız devrimci enerjiyle döneceğiz.
  Önümüzdeki tek tehlikenin tembel ve çekingen olmak olduğunu bilerek, 1 Mayıs'tan önceki bu son haftayı 1 Mayıs alanındaki atmosferi ve kararlılığı daha çok arkadaşımızın görmesini sağlayarak geçirmeliyiz.



  SİP-T"K"P, 3 Şubat 2006, "Komünist", Sayı: 251

  Memleketine sahip çıkanlara saldırmak faşistlerin geleneğidir
  TKP ülkenin tek umududur...
  28 Ocak Cumartesi günü, Ordu'da, Fidangör Caddesi üzerinde KOMÜNİST gazetesi satışı yapan TKP üyeleri faşistlerin saldırısına uğramış, üç parti üyesi yaralanmış ve bunun üzerine kamuoyunu bilgilendirmek ve saldırıyı kınamak amacıyla 29 Ocak Pazar günü faşist saldırının olduğu yerde bir basın açıklaması yapma kararı alınmıştı. Pazar günü basın açıklamasının yapılacağı yere giden partililerin önleri polis tarafından kesilerek müdahale edilmiş ve çıkan arbedede birkaç partili ve bir polis memuru yaralanmıştır. Basın açıklamasını yapmak için parti binasına dönüldükten sonra bina önce polis tarafından çevrilmiş, etrafta faşistler toplanmaya başlamış ve küfürler ederek bağırışmaya başlamışlardır. Arada "PKK'liler polisi dövdüler" diye bir söylenti yayılmaya çalışılmış, emniyet yetkilileri dışarıda toplanan ve binayı taşlayan gruba hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi partililere binadan dışarıya çıkmaları konusunda baskı yapmıştır. Akşam saatlerinde parti binasından ayrılan partililerin bindikleri araçlar saldırıya uğramış, otobüslerin camları kırılmış, sonrasında partililer Perşembe ilçesinde gözaltına alınmış ve "polise mukavemet"le suçlanmışlardır.
  Ordu'da gerçekleşen saldırıyla ilgili haber yapan basın organları yaşananları genel olarak "izinsiz gösteri yapmak isteyen TKP'liler polise saldırdı, buna tepki gösteren halkın elinden TKP'lileri polis kurtardı" şeklinde emniyet güçlerinin verdiği bilgi doğrultusunda çarpıtarak yansıtmışlardır.
  31 Ocak Salı günü parti merkez yöneticisi ve parti avukatından oluşan bir heyet olayları yerinde incelemek, partililerin maruz kaldığı saldırıyı gerçekleştirenler ve buna göz yuman yetkililer ile ilgili suç duyurusunda bulunmak, Ordu Valisi, Cumhuriyet Savcısı, Baro, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleriyle görüşmek ve olayların gerçek yüzünü kamuoyuna bildirmek için bir basın toplantısı yapmak üzere Ordu'ya gitmiştir. Heyet önce Ordu Adliyesi'nde savcı ile görüşmüş ve konuyla ilgili dosyayı incelemiştir. Heyetin randevu talebi Valilik tarafından "programının yoğunluğu" gerekçe gösterilerek İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü'ne yönlendirilmiş, bunun üzerine güvenlik şubeden sorumlu emniyet müdür yardımcısı ile görüşülerek cumartesi ve pazar günü partililerin maruz kaldığı saldırıların sorumlularının tesbiti ve yargıya intikali konusunda emniyet güçlerinin hiçbir işlem yapmadığını tesbit ettiklerini, yaptıkları inceleme ve görüşmelerde TKP'ye dönük saldırının bazı sivil polis memurları tarafından yönlendirildiğine ilişkin bilgiler edindiklerini, bu bilgileri savcılık makamına ileteceklerini, yaşanan saldırıların faillerinin bulunmaması durumunda bu provokasyonun emniyet güçlerinin kontrolünde gerçekleştirilmiş bir tertip olduğu yönündeki iddiaların güçleneceğine dikkat çekmiş ve TKP'nin Ordu ilindeki siyasi çalışmalarını hiçbir gücün engelleyemeyeceğini bildirmişlerdir.
  Ordu Barosu yönetimi ile de bir görüşme gerçekleştiren heyet, EMEP, SDP ve ÖDP il yöneticileri ile de görüşmüş ve saat 17.00'de yerel ve ulusal basının yoğun ilgi gösterdiği bir basın toplantısı düzenleyerek olayların gelişimi ile ilgili doğru bilgileri vermiş, aynı gün gerçekleştirdikleri görüşmeler ile ilgili açıklamalarda bulunmuş ve basın mensuplarının sorularını yanıtlamışlardır. Basın açıklamasına SDP ve EMEP il yöneticileri de katılarak destek vermişlerdir.


12 Mayıs 2006
  TKP BİNASINA FAŞİST SALDIRI
  Türkiye Komünist Partisi binası yine faşist güruhun saldırısına maruz kaldı. Parti binasının kapalı olduğu saatte gerçekleşen taşlı saldırıda partimizin camları kırılmak suretiyle maddi hasar meydana gelmiştir.
  Dün ordu'da MHP ve Ülkü Ocaklarına gerçekleştirilen bombalı saldırının ardından sakaklarda terör saçan faşistler Türkiye Komünist Partisini hedef seçtiler. Saat 21:00 da kapanan partimiz kapanıştan yaklaşık 1 saat sonra faşist kitlenin saldırısına maruz kaldı. Partide kimsenin olmadığı saatte gerçekleşen saldırı parti camlarının kırılmasıyla sonuçlanmıştır.
  Bugün Türkiye'de bir provokasyon ortamı yaratılmaya çalışılmaktadır. Böyle bir ortamı fırsat bilen karanlık güçler, TKP Ordu İl Örgütü'nü binasına taşlı saldırıda bulunmuşlardır.
  Provokasyon ortamında sokağa salınan faşistlerin gerçek yüzü bir kez daha ortaya çıkmıştır.
  Bu çaba partililerin ve parti dostlarının çalışmasıyla boşa çıkarılacaktır. Türkiye'nin her yerinde sıkça yaşanan provokasyon girişimlerine Partimiz alet olmayacaktır.
  TKP Ordu İl Örgütü saldırganlarla ilgili yasal girişimde ve suç duyurusunda bulunmuştur. Bu saldırılarılara karşı verilecek en iyi yanıtın siyasal çalışmalar olacağı bilinmelidir. Türkiye Komünist Partisi Ordu ilinde çalışmalarına ara vermeyecek, çalışmalarını kararlı bir bicimde sürdürecektir.
  Türkiye Komünist Partisi anti-emperyalist mücadelesini sürdürme kararlılığını yineler. 20 Mayıs'ta İskenderun'da gerçekleştireceğimiz ABD karşıtı miting ve İran'a dönük muhtemel saldırıya karşı başlatmış olduğu imza kampanyası çalışmalarımız Türkiye'nin dört bir yanında sürmektedir.