Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!


    Kurtuluş Cephesi, 155. Sayı
    Mart-Nisan 2017
    İÇİNDEKİLER
— Coup de tête’den
Coup d’état’ya

— 16-17 Nisan Ne Olacak Bu Memleketin Hali?
— Demokrasi ve Hukuk Devleti
— “Kuvvetler Ayrılığı”, Anayasa ve Sınıf Mücadelesi

Bağlantılı Yazılar:
— Unutulmuş Referandum Tayyip-Bonaparte’ın “Coup de Tête”si
— Sarı İnek ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
30 Mart 1972
KIZILDERE VE ON'LAR

24 Mart 1977
Ömür Karamollaoğlu
15 Mart 1981/Bahçelievler
Mehmet Yıldırım, Nihat Kurban, Süleyman Aydemir, Cemalettin Düvenci



    [Özgün formatıyla, .pdf]
— Kurtuluş Cephesi, 155. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 154. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 153. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 152. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 151. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 150. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 149. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 148. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 147. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 146. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 145. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 144. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 143. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 142. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 141. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 140. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 139. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 138. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 137. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 136. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 135. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 134. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 133. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 132. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 131. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 130. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 129. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 128. Sayı
— Kurtuluş Cephesi, 127. Sayı
   
— Önceki Sayılar – .pdf



— Ana Sayfaya Dönüş



Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

16-17 Nisan
Ne Olacak Bu Memleketin Hali?

Kurtuluş Cephesi, 155. Sayı
      16 Nisan referandumunda son haftaya girilirken, hemen hemen tüm sol[1*], her türden toplumsal muhalefet "hayır" sonucuna odaklanmışken, "hayır cephesi" olarak tüm güçlerini harekete geçirmeye çabalarken, hiç kimse 17 Nisan gününü konuşmak bile istememektedir.
      17 Nisan, kimileri açısından "moral bozucu" olacağı için konuşulmaması gereken bir "konu"dur. Kimileri için ise, "hayır" çabalarını engelleyici, "motivasyonu" dağıtıcı vs. olduğu için 17 Nisan'dan söz etmek "yanlış" kabul edilmektedir. Böylece olunca da, 16 Nisan referandumunun ertesi gününe ilişkin her türden ve her cinsten "yorum", "değerlendirme", "akıl yürütme" ya da "olasılık hesabı" dışlanmaktadır. Hatta bir adım ileri çıkanlar, popüler dille söylersek "çıtayı yükseltenler", olası bir durumdan (ki "evet" ve "hayır"ın dışında başka bir olasılık bile yoktur) söz etmeyi neredeyse hainlikle suçlayabilmektedirler.
      Örneğin, SİP-TKP'sinin HTKP bölüntüsünden Erkan Baş şöyle yazabilmiştir:
      "Sabah akşam 'ya evet çıkarsa' sorusunu soranların çok büyük bir çoğunluğu bu soruya verecek bir cevabı olmayanlardır. Belli bir ihtiyatla hepsi demeyelim, bu soruyu ortaya koyduğunu iddia edenlerin büyük çoğunluğu aslında bir soru sormuyor, bir kaygıyı bir korkuyu yayıyorlar.
      Bilerek yapanlar suç işliyor, bilmeden yapanlar ise kabahatlidir." (abç) (İleri Haber, 30 Mart 2007.)

      16 Nisan referandumunun sonucuna ilişkin yapılacak her olası durum değerlendirmesi böylesine "suç" kapsamına alınınca, doğal ve kaçınılmaz olarak hiç kimse olasılıklardan (ki yukarda da belirttiğimiz gibi iki olasılıktan başka bir olasılık yoktur) söz etmekten bile "imtina" etmeye başlamaktadır.
      Oysa devrimciliğin, örgütlü mücadelenin en temel unsurlarından birisi mevcut durum tahlili yapabilmek ve bu tahlilden çıkan sonuçlara göre devrimci mücadelenin rotasını, yönünü (taktikler) belirlemektir. Mevcut durum tahlili, basit bir "olasılık hesabı" ya da "öngörü" olmanın ötesinde, nesnel ve öznel koşulları değerlendirerek, toplumsal ve siyasal olayların ne yönde evrilebileceğini hesaplamak için gereklidir. Bu "hesap", aynı zamanda gelişen olaylar karşısında nasıl bir tutum takınılacağının de belirlenmesini sağlar.
      Eğer 16 Nisan referandumu Türkiye'nin tarihinde bir "kırılma noktası", "yeni bir dönemin başlangıcı" vb. olarak değerlendiriliyorsa, doğal ve kaçınılmaz olarak bu "kırılma"nın nasıl olacağının, "yeni dönem"in neleri içerdiğinin saptanması gerekir.
      Eğer 16 Nisan referandumunun sonucu "hayır" olursa, bunun toplumsal ve siyasal gelişmeler üzerindeki etkileri, olası sonuçları ne ölçüde saptanabilirse, bu gelişmeler karşısında ne yönde hazırlık yapılması gerektiği de ve nasıl davranılacağı da belirlenmek durumundadır. Bu yapılabildiği oranda ve ölçüde, 17 Nisan'da karşımıza çıkacak "manzara"ya karşı tutarlı ve (hepsinden önemlisi) örgütlü hareket etmek, mücadele yürütmek olanaklı olacaktır. Aksi halde, toplumsal muhalefet ve örgütlü mücadele, neyin ne olacağının bilinmediği, bilinmek istenmediği bir kendiliğindenlik içine sürüklenecektir.
      Ama "hayır"! 17 Nisan'a ilişkin olasılıklardan söz etmek "suç" işlemektir! "Kaygı ve korku yaymak"tır! İnsanların "motivasyonunu" bozmaktır! Öyle ise yaşasın "kendiliğindencilik"!
      Buna benzer bir durum Gezi Direnişi günlerinde de yaşanmıştır.
      Gezi Direnişi günlerinde "elleri sopalı ve palalı adamlar"ın ortaya çıkması üzerine, kitlelerin buna karşı uyarılması, daha da önemlisi buna karşı örgütlenmesi gerektiğinden söz edildiğinde hemen karşı çıkılmıştır. Gerekçe ise, böyle bir durumdan söz etmek, bu durumu önemsemek, kitleleri "korkutacağı", "safları dağıtacağı" ve böylece de "direnişi zayıflatacağı" olmuştur. Kitleleri "korkutmamak" için bulunan yol ise, gelişmelere gözünü kapamak, "yokmuş gibi" davranmak olmuştur.
      Bugün, 16 Nisan referandumu öncesinde olası sonuçlar üzerine değerlendirme yapmak, buna bağlı olarak mücadeleyi yönlendirmek ve örgütlemek "suç" olarak ilan edilirken, en temel "argüman" (açıkça söylenemese de), Recep Tayyip Erdoğan "cephesi"nin yer yer gündeme getirdiği "kaos" ve "iç savaş" söylemidir.
      Recep Tayyip Erdoğan "cephesi", buldukları her fırsatta 16 Nisan'da "hayır" sonucunun çıkması durumunda ülkenin bir iç savaşa sürükleneceği iddiasını ("aba altından sopa göstererek") ileri sürmektedir. Bu durumda da "hayır" oyu verme eğiliminde olan (popüler dille) "kararsız seçmen"in korkup sineceği ya da tercihini değiştireceği beklenmektedir.
      Ama bu son dönemde sıkça görülen bir "tehdit"ten başka bir şey değildir.
      Bugün çok açık biçimde biliyoruz ki, Recep Tayyip Erdoğan 2013 yılındaki "Sisi darbesi"nden, diğer bir ifadeyle Mürsi'nin "Müslüman Kardeşler" iktidarına karşı gerçekleştirilen askeri darbeden itibaren bir iç savaşa hazırlanmaya başlamıştır. Yer yer "dozajı" azalsa da, hemen her durumda "Rabia" işaretiyle birlikte bu hazırlıklar sürdürülegelmiştir. 15 Temmuz günlerinde görüldüğü gibi, lümpenlere, taksicilere, kamyonetçilere, esnafa ve her türden tarikata dayanan bu iç savaş hazırlığında önemli "mesafeler" kat edilmiştir. Dağıtılan otomatik silahlar, pompalı tüfek satışlarında meydana gelen "patlama", polis özel harekatının eşgüdümüne dayanan örgütlenme, sokaklara yansıtılan saldırganlıklar iç savaş hazırlıklarının geldiği boyutu ve düzeyi göstermektedir.
      Kitleleri "korkutmamak" adına bu gerçeklere ne kadar sırt çevrilirse çevrilsin, gerçek olanca gücüyle ortada durmaktadır.
      Yapılması gereken, böyle bir gerçeklik karşısında toplumsal muhalefeti örgütlemek, daha da önemlisi Recep Tayyip Erdo-ğan'ın iç savaş "tehdidi"ne ve fiili iç savaşa karşı silahlandırmak olmalıdır. (Burada "silahlandırmak"tan söz ederken, somut olarak toplumsal muhalefetin önceden silahla donatılmasından daha çok, iç savaş ortamında silahlanmasından söz ediyoruz.)
      Ancak bu durum toplumsal muhalefete egemen olan legalizm tarafından dışlanmaktadır. Çünkü legalizm, mevcut yasaların sınırları içinde kalmaya "özen" gösterir. Mevcut yasalar onların yaşam alanını oluşturur. Bu yasaların dışına çıkmak kendi varoluşunu inkar etmekle özdeştir. Dolayısıyla herkesi yasaların sınırları içinde kalmaya çağırır. "Silahlanmak" ise, mevcut yasalar tarafından "yasak"landığından, legalistler için de "yasak"tır. "Her türlü şiddete karşıyız" sloganlarında ifadesini bulan bu "yasallık" içinde siyasal olayların olası gelişim dinamiklerinden söz etmek, Erkan Baş'ın sözleriyle söylersek, "suç"tur, en azından "kabahattir". Eh "suç" işlemek istemiyorsak, sonuçta "kabahat"in bize kesilmesini istemiyorsak, sadece içinde yaşanılan "an"la kendimizi sınırlandırmamız gerekir.
      Bizden ve kitlelerden istenen sadece budur! Gerisi? "Allah kerim"!
      Burhan Kuzu, "Hayır çıktığında olacakları düşünmek istemiyorum" diyerek başladığı sözlerini şöyle sürdürüyor: "CHP'nin Referandumda Hayır da çıksa hiç bir şey değişmeyecek dediklerine sakın aldanmayınız. Avrupa ile birlikte 2. Geziyi başlatacaklar".
      Görüldüğü gibi, Recep Tayyip Erdoğan "cephesi", bir taraftan iç savaş tehdidi ve fiiliyatı üzerine çalışırken, diğer yandan "olası" gelişmelere karşı hazırlık peşindedir. Burhan Kuzu'nun dile getirdiği "bir olasılık" ise, "2. Gezi"dir.
      İç savaş başlatılmasını bir yana koyarak şunu sorabiliriz: Nedir bu "2. Gezi"?
      Açıktır ki, "hayır" çıkması durumunda ortaya çıkacağı varsayılan "2. Gezi", "hayır"-cıların 17 Nisan günü sokaklara çıkarak Recep Tayyip Erdoğan iktidarının sona erdirilmesi için eyleme geçmeleridir. Bir açıdan, "Turuncu Devrim"ler denilen Ukrayna ve Gürcistan'daki sokak eylemlerine gönderme yapılmaktadır. Mısır'da da "Sisi Darbesi" öncesinde görülen eylemler de "benzer" bir durumu ifade eder.
      Her ne kadar Kemal Kılıçdaroğlu, referandumdan "hayır" sonucu çıkması durumunda, 17 Nisan'da "hiçbir şeyin değişme-yeceği"ne ilişkin güvenceler veriyor olsa da, "hayır cephesi"nin kendiliğinden sokaklara çıkması "olası bir durum" olarak görülmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu'nun verdiği "güvence" ise, sadece CHP'ye ilişkindir ve CHP'nin böyle bir sokak direnişine yol açmayacağına ilişkin bir güvencedir. Ama söz konusu olan örgütlü bir sokak direnişinden daha çok toplumsal muhalefetin kendiliğinden sokağa çıkmasıdır.
      İşte legalistler, böyle bir "olası durumu" bile konuşmayı "suç" ilan ederken, her şeyi kendiliğindenciliğe bırakma eğilimini ifade etmektedir.
      Oysa Gezi Direnişi'nde (Burhan Kuzu'nun zımni ifadesi ile "1. Gezi") görüldüğü gibi, örgütlü olmayan geniş halk kitlelerinin kendiliğinden eylemi bir süre sonra tavsamakta ve sönümlenmektedir. Sonuçta elde "şanlı direniş" efsanesinden başka bir şey kalmamaktadır. Eğer Gezi Direnişi'nin "ders-leri"nden söz ediliyorsa, çıkartılması gereken tek sonuç, geniş halk kitlelerinin olası siyasal gelişmelere karşı "duyarlı" hale getirilmesi ve bu "duyarlılık" içinde örgütlenmesi olmalıdır.
      Olağanüstü etkin bir örgüt olmaksızın ve bu örgütün her türlü gelişmeye karşı tutum alabilecek yetkinlikte kadrolara sahip olmaksızın kendiliğinden başlayan kitle eylemlerinin örgütlü hale dönüştürülmesi olanaksızdır.
      Bir kez daha gerçekliğe bakalım:
      "Hayır cephesi", 16 Nisan referandumunda "hayır" sonucunun çıkması durumunda sokaklara çıkması (kendiliğinden) ne kadar olasıysa, "evet" çıkması durumunda da sokaklara çıkması o kadar olasıdır.
      Birincisi, referandumun "yasal" sonucuna dayanan bir meşruiyete ve moral üstünlüğe sahipken, ikincisi "yasal" sonucun gayrı-meşru kabul edilmesiyle ilintilidir. Birincisi, kendiliğinden gelişmenin önünü açarken, ikincisi daha bilinçli ve örgütlü bir faaliyeti öngerektirir. Birincisi, "yasal" bir direnme hakkının kullanımı olurken, ikincisi meşru bir direnme hakkının kullanılmasıdır.
      Ama bu durumlar (ki yineleyelim ortada sadece iki durum vardır) karşısında ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen örgütlü bir kitlenin varlığını gerektirir. Bunun yolu da, olası durumlara ilişkin kitlelerin bilinçlendirilmesiyle olanaklıdır. Ne yazık ki, legalizm bu olasılıklara karşı ne yapılabileceğini konuşmak bir yana, sadece olasılıklardan söz etmeyi bile "suç" olarak ilan etmiş durumdadır.
      Açıkça ifade edelim ve konuşalım: 17 Nisan günü toplumsal muhalefetin karşılaşacağı her iki durumda da siyasal olaylar farklı yönde gelişecektir.
      "Hayır" oylarının çoğunluğu elde etmesi durumunda, Recep Tayyip Erdoğan iktidarının bugüne kadar üzerinde tepinip durduğu "milletin çoğunluğu" demagojisi yıkılmış olacaktır. Bu da "milletin çoğunluğu" tarafından seçilmiş olan Recep Tayyip Erdo-ğan'ın meşruiyet dayanağının ortadan kalkmasıdır.
      "Milletin çoğunluğu"nu yitirmiş bir iktidarın "iktidarı" bırakması kadar doğal hiçbir şey yoktur. Bunun karşılığı da yeniden "millete" gitmektir, yani erken seçimdir.
      İşte legalistlerin "suç" ilan ettikleri durum da, Kemal Kılıçdaroğlu'nun "hiçbir şey değişmeyecek" söyleminin de somut karşılığı budur.
      Erken seçim ise, (mevcut anayasaya göre) "yüce meclis"in çoğunluğunun alacağı karara bağlıdır. Ve Recep Tayyip Erdoğan meclis çoğunluğuna sahip olduğuna göre, erken seçim kararı da Recep Tayyip Erdo-ğan'ın kararına kalmaktadır. Eğer erken seçimin kendisi için avantajlı olacağına karar verirse erken seçime gidilebilecek, aksi halde erken seçim siyasetçilerin çiğneyip durdukları bir sakız olarak kalacaktır.
      Bugün net biçimde görüldüğü gibi, "hayır" oylarının çoğunluğu elde etmesi demek, Recep Tayyip Erdoğan'ın olası bir erken seçimde iktidarı kaybetmesi demektir. Çünkü referandumda "evet"çiler AKP ve MHP'den oluşmaktadır. 1 Kasım seçim sonuçları üzerinden gidildiğinde, her iki partinin toplam oy oranı %61,40'tır. 16 Nisan referandumunda "evet" oylarının %50 ya da altında olması durumunda AKP+MHP koalisyonunun 11,4 puan oy kaybettiği görülecektir. Bu ise, MHP'nin 1 Kasım 2015 seçimlerinde aldığı oya eşittir. Eğer AKP'nin 1 Kasım'daki oylarını "koruduğu" kabul edilirse, MHP'nin (elbette Devlet Bahçeli'nin MHP'sinin) yok olduğunu kabul etmek gerekir. Yok eğer MHP'nin oylarının en azından yarısı "evet" oyu kullanmış kabul edilirse, AKP'nin oylarının 7 Haziran seçimleri düzeyine indiğini kabul etmek gerekir. Bu da iktidarı kaybetmesi demektir.
       
1 Kasım 2015 Seçim Sonuçları
  Oy %
AKP

23.681.926

49,50

CHP

12.111.812

25,32

MHP

5.694.136

11,90

HDP

5.148.085

10,76

SP

325.978

0,68

BBP

253.204

0,53


      Bu açıdan 16 Nisan referandumu sonucunda olası bir erken seçimin Recep Tayyip Erdoğan'ın "işine" gelmeyeceğini söylemek "kahinlik" sayılmamalıdır.
      İkinci olasılık, "kıl payıyla" da olsa "evet"lerin çoğunluğu sağlamasıdır. Bu durumda da, yukarda söylediklerimiz yine geçerlidir.
      Buradan çıkartılabilecek tek sonuç, AKP +MHP koalisyonunun 16 Nisan referandumunda %55-57 düzeyinde "evet" çıkartabilmesinin "yaşamsal" nitelikte olduğudur. Ancak en "yandaş" anket kuruluşları bile böyle bir olasılığı "makul" gösterememektedir.
      Böylece "erken seçim" olasılığının, daha tam ifadeyle, Recep Tayyip Erdoğan'ın erken seçim kararı alma olasılığının çok zayıf bir olasılık olduğunu söyleyebiliriz. Çok "pişkince" seçimlerin 2019'ta "planlandığı gibi" yapılmasından söz edecektir. Tüm yapacağı şey, 2019'a kadar gelişmeleri kendi "lehine" çevirmeye çalışmasıdır.
      Ekonomik durum, uluslararası ilişkilerin geldiği düzey vb. göz önüne alındığında 2019'a yönelik "umut" da pek iç açıcı görülmemektedir.
      İşte bu iç açıcı olmayan görünüm, Recep Tayyip Erdoğan'ın referandum sonucu ne olursa olsun ülkeyi yönetemeyecek durumda olması demektir.
      Legalistlerin ve CHP'nin "umudu" da bu duruma ilişkindir. "Umut" ve "beklenti", ülkeyi yönetemez hale gelen Recep Tayyip Erdoğan'ın, isterse erken seçim kararı alsın, her durumda iktidarı bırakmak zorunda kalacağı beklentisidir.
      Gerçeklikte Recep Tayyip Erdoğan'ın iktidarı bırakacağını hiç kimse beklememektedir. Ne olursa olsun iktidarını sonuna kadar "koruma" yönünde çabalarını ve girişimlerini bırakmayacaktır. İç savaş, işte bu "koruma" çaba ve girişimlerinin en son noktasıdır.
      Bugün iç savaşı göze almış gayrı-meşru bir iktidar vardır. Başlatacağı bir iç savaşla (son kertede bile olsa) kendi iktidarını "korumayı" göze alan bu gayrı-meşru iktidar, öyle ya da böyle "düşürülmezse" "düşmeyecek" olan bir iktidardır. Ve biliyoruz ki, böyle bir iktidarı yıkacak güçte kitlesel devrimci eylem olmaksızın bu iktidar "düşme-yecek"tir.
      16 Nisan referandumundan hangi sonuç çıkarsa çıksın, varılacak tek yer Recep Tayyip Erdoğan iktidarının "düşürülmesi"dir.
      Bugün, yani 16 Nisan referandumunun arifesinde, bu "olası" durumlardan ve bunun tek sonucundan söz etmekten ne kadar kaçınılırsa kaçınılsın, gerçek bu kadar açık ve nettir. İster Burhan Kuzu'nun "2. Gezi"siyle, ister başka yollarla ortaya çıkacak toplumsal direniş Recep Tayyip Erdoğan iktidarının "düşürülmesi"nin kaçınılmaz yollarından birisidir.
      "Diğer yol" ise, Recep Tayyip Erdoğan'ın iç savaşı başlatmasıyla ortaya çıkan durumdur. İç savaş hazırlıklarını ne boyutlarda geliştirilmiş olursa olsun, karşı karşıya olunan durum bir savaştır ve bu savaşı da daha örgütlü ve haklı olan taraf kazanacaktır.
      16 Nisan referandumunun olası sonuçları üzerine konuşmaktan ne kadar ve hangi gerekçeyle kaçınılırsa kaçınılsın, her durumda karşı karşıya olunan durum budur.
      Hiç kuşkusuz toplumsal ve siyasal olayların ne yönde gelişeceği az ya da çok önceden saptanabilse de, beklenmedik ya da farklı durumlar da ortaya çıkabilir. Örneğin, böylesi bir "memleket" manzarası karşısında "Sisivari darbe" olasılığı da mevcuttur. TSK'nın 15 Temmuz sonrasında içine düştüğü "örgütsüzlük" ve "itibar kaybı"na bakarak bu olasılığı dışlamak pek akıl işi değildir. Bu olasılığın, TSK ile Recep Tayyip Erdoğan'ın "özel harekat" birlikleri arasındaki bir hesaplaşmayla ortaya çıkması da şaşırtıcı olmayacaktır.
      Buradan (legalistlerin konuşulmasını "suç" saymadığı tek olasılık olarak) devrim çıkar mı?
      Eğer devrim denilen şey, SİP-TKP'sinin senaryosunu yazdığı "Devrimden Sonra" filmi gibi bir şey olmayacaksa, her şeyden önce devrimci bir örgütlenme ve devrimci bir mücadele verilmesi gerekir.
      Lenin'in öngörüsüyle söylersek, "kendisini sürekli olarak tehdit eden kendiliğinden patlamaların ya da önceden görülemeyen siyasi karışıklıkların etkisi sonucu çökmesi son derece mümkündür ve böyle ihtimal tarihi olarak çok daha fazladır." (Lenin, Nereden Başlamalı?)
      "Ama maceracı kumarlardan sakınmak niyetinde olan hiçbir siyasi parti, faaliyetlerini, böyle patlamaları ve karışıklıkları beklemeye dayandıramaz. Biz kendi yolumuzda ilerlemeli ve düzenli çalışmamızı sebatla sürdürmeliyiz. Beklenmedik olaylara ne kadar az bel bağlarsak, herhangi bir 'tarihi dönemeç' karşısında hazırlıksız yakalanmamız da o kadar imkansızlaşır." (agy)



Kurtuluş Cephesi, 155. Sayı, (Ocak-Şubat 2017)