Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!

Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

GAYRI MEŞRU İKTİDARA KARŞI
MÜCADELE VE SORUNLARI

Kurtuluş Cephesi, 152. Sayı

      “Silahlı propaganda, askeri değil politik mücadeledir. Ferdi değil, kitlevi mücadele biçimidir. Yani silahlı propaganda, pasifistlerin iddia ettiği gibi kesin olarak terörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır.
      Silahlı propaganda, belli bir devrimci stratejiden hareketle, emekçi kitlelere elle tutulur, gözle görülür maddi ve somut eylemlerden hareketle, soyuta gider. Maddi olaylar etrafında siyasi gerçekleri açıklayarak, kitleleri bilinçlendirir, onlara politik hedef gösterir.
      “Silahlı propaganda, kır ve şehir gerilla savaşı ile psikolojik ve yıpratma savaşını içerir.
      “Gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınmasına Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi denir.” (Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim II-III)

      Herşeyden önce altı çizilmesi gereken konu, Mahir Çayan yoldaşın açıkça ifade ettiği gibi, gerilla savaşı kavramının, kavram olarak tek başına nitelik belirleyici olmadığıdır. “Merkezi otoriteye karşı mahalli mütegallibe[1*] de, düzenli birlikleri yenilmiş bir ordu da düşmanına karşı gerilla savaşı yürütebilir.”
      Bugüne kadarki savaş tarihi buna ilişkin sayısız örneklere sahiptir.
      II. Yeniden Paylaşım Savaşı’nda “düzenli birlikleri yenilmiş” Sovyetler de, Uzak Asya’daki İngilizler de Alman ve Japon faşizmine karşı gerilla savaşı yürütmüşlerdir.
      Yine Asya, Ortadoğu ve Afrika tarihinde de “yerel otoriteler”in (mahalli mütegallibe) merkezi iktidara karşı yürüttükleri savaşlar, hemen her zaman gerilla savaşı tarzında olmuştur.
      Keza yabancı işgal güçlerine karşı yerli güçler de gerilla savaşıyla direniş göstermişlerdir. Anadolu hareketindeki Kuvayi Milliye böyle bir direnişin en tipik örneklerinden birisidir.
      Bütün bu tarihsel olgulara, Nikaragua’da Amerikan emperyalizmi tarafından örgütlenen ve yönetilen “kontraları”, Afganistan’da Sovyetlere karşı “islamcıların” yürüttüğü gerilla savaşını ve nihayetinde Lübnan’daki Hizbullah hareketini eklemek gerekir.
      Burada ifade ettiğimiz değişik örneklerin çoğunluğunun devrimcilikle ve devrimci mücadeleyle hiçbir ilişkisi yoktur. Ama hepsinin ortak özelliği gerilla savaşının yürütülmesidir.
      Bunların gösterdiği tek gerçek, gerilla savaşının, değişik amaçlarla ve değişik koşullar altında zayıf bir gücün, maddi olarak güçlü bir düşmana karşı yürüttüğü bir savaş tarzı olduğudur.
      Gerilla savaşı, en genel tanımla, maddi olarak zayıf gücün, zaman unsurunu kullanarak, maddi (ve teknik) olarak güçlü düşmanı yıpratarak zayıflatılmasının ve aynı zaman içinde kendi güçlerini koruyup geliştirmesinin aracıdır.
      Bu özellikleriyle gerilla savaşı, askeri bir savaş tarzıdır. Bu nedenle de, gerilla savaşının örgütlenmesi ve yürütülmesi kesinkes askeri savaşın kurallarına tabidir. (Clausewitz, “Savaş Üzerine” adlı ünlü yapıtında bu kuralları ayrıntılı olarak ortaya koyar.)
      Askeri bir savaş biçimi olarak gerilla savaşı, aynı zamanda kendi güçlerini koruyup geliştirmeyi de içerir. Bu da, gerilla savaşının örgütleyici özelliğini ifade eder.
      Gerilla savaşı, küçükten büyüğe, basitten karmaşığa doğru gelişen bir rota izler. Birden binlere, on binlere, tekil harekâtlardan çoklu harekâtlara, tek hedeflilikten çok hedefliliğe, tek boyutluluktan çok boyutluluğa doğru gelişir. Bu gelişimin tek koşulu, gerilla savaşıyla maddi olarak güçlü düşmanın yıpratılmasıdır.
      Gerilla savaşında nitelik belirleyici olan, savaşın hangi amaçlara ulaşmanın aracı olarak ele alındığıdır.
      “Gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınması” onun niteliğini, devrimci niteliğini ortaya koyar. Bu yönüyle ve niteliğiyle yürütülen gerilla savaşı, politikleşmiş bir askeri savaş özelliğine sahiptir.
      Politikleşmiş askeri savaş biçimi olarak yürütülen gerilla savaşı, siyasi gerçekleri (örneğin iktidarın yolsuzluklarını ya da gayrı meşruluğunu) açıklayarak kitleleri bilinçlendirir ve örgütler.
      Özcesi, devrimci mücadele açısından gerilla savaşı, kitlelerle temas kurmanın, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasıyla onları bilinçlendirmenin ve örgütlemenin aracıdır.
      Bu boyutuyla gerilla savaşı, kırlarda ve kentlerde, yani ülkenin tüm sathında yürütülür. Merkezi otoritenin güçlü olduğu, iletişim ve haberleşmenin olağanüstü boyutlarda geliştiği bir çağda, bir kentin ya da bir bölgenin sınırları içinde yürütülen bir gerilla savaşı amaçlarına ulaşamaz.
      Bütün bunlar gerilla savaşının (hiç kuşkusuz politikleşmiş askeri savaştan söz ediyoruz) strateji ve taktiklerini belirler.
      Gerilla savaşının strateji ve taktikleri, mücadelenin belli bir aşamasında mevcut olan güçlere dayanılarak saptanır. Diğer bir deyişle, mücadelenin belli bir aşamasında varolan güçlerin savaşta ve harekâtta nasıl kullanılacağına ilişkindir. Bu nedenle de, gerilla savaşının bugüne kadar doğruluğu defalarca kanıtlanmış strateji ve taktikleri, savaşın belli bir aşamasındaki varolan güçlere dayandığı için, savaşın örgütlenmesi ve başlatılmasına ilişkin bilgi ve deneyimleri kapsamaz. Yani gerilla savaşının “ne yapmalı”sı bilinen ve doğruluğu kanıtlanmış strateji ve taktiklerle yazılamaz.
      İçinde yaşanılan somut koşullar ya da konjonktürler gerilla savaşının nasıl örgütleneceğini ve başlatılacağını belirler. Öyle koşullar ortaya çıkar ki, bu koşullar altında gerilla savaşının örgütlenmesi ve başlatılması, bir başka koşullara göre çok daha zorludur.
      Örneğin, Che Guevara’nın ortaya koyduğu gibi, “Yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile az çok gelişmiş bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde gerilla grupları teşkil etmek daha zordur. Şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu yaratarak gerilla savaşlarını frenler. Bu da bir çeşit ‘kurumculuk’ yaratır ki, az çok ‘normal’ sayılabilecek olan dönemlerde, halkın geçim şartlarının başka durumlara nazaran pek o kadar çetin olmaması ile nitelenebilir”. (Che Guevara, “Küba: Bir İstisna mı, Yoksa Sömürgeciliğe Karşı Mücadelenin Öncüsü mü?”)
      Gerilla savaşının “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” soruları bağlamında Che Guevara’nın ikinci saptaması da şudur:
      “Bir hükümet, hileli olsun ya da olmasın, belli bir biçimde halk oyuyla iktidara gelmişse ve en azından anayasal yasallığı (meşruiyeti) koruyorsa, henüz barışçıl mücadele olanakları tüketilmediğinden gerilla çıkışı gelişemez.” (Gerilla Savaşı)

      Che’nin birinci saptaması, doğrudan “nispi refah” koşullarıyla bağlantılıdır. Bilindiği gibi, “nispi refah”, aynı zamanda suni dengenin oluşturulması ve sürdürülmesinde etkin bir unsurdur.
      İkinci saptama ise, doğrudan doğruya (üstelik “hileli olsun ya da olmasın”) seçimle iktidara gelmiş bir iktidarın “meşruiyeti”yle ilgilidir. Che, seçimlerde hile yapılmış olsa bile, anayasal meşruiyetini koruyan bir iktidar koşullarında (“barışçıl mücadele olanakları tüketilmediğinden”) gerilla savaşının gelişemeyeceğini belirtir. Ancak buradan “gerilla savaşı örgütlenemez” anlamı çıkartılamaz. Che, “Gerilla Savaşı” yazısında, “profesyonel ordulara karşı bir şey yapılamayacağı bahanesine sığınan ve edilgen kalan, mekanik biçimde tüm öznel ve nesnel koşulların bir araya gelmesine kadar oturup bekleyen, bunları hızlandırmayı düşünmeyen devrimcilerin ya da sözde devrimcilerin bozguncu tutumuna karşı” şöyle yazar:
      “Devrim yapmak için tüm koşullar varolana kadar beklemek gerekli değildir; ayaklanma fokosu bunu yaratabilir.”

      Ve ekler:
      “Doğal olarak, devrimin tüm koşullarının gerilla faaliyetinin verdiği itmeyle yaratılacağı düşünülemez. İlk fokonun oluşturulmasını ve pekiştirilmesini olanaklı kılan zorunlu asgari koşullar her zaman akılda tutulmalıdır. Halk, sivil talepler çerçevesinde toplumsal hedefler için mücadele etmenin boşuna olduğunu açıkça görmelidir. Barışı bozan, kesinlikle, ezenlerin hukuka karşı iktidarda kalmalarıdır.” (abç)

      Bütün bunlar, gerilla savaşının örgütlenmesi ve başlatılmasına ilişkin verilerdir. Ancak toplumsal çelişkilerin ne zaman ve nasıl keskinleşeceği, toplumsal olayların ne zaman ve nasıl değişeceği önceden öngörülemez. Dolayısıyla, devrimciler beklenmedik gelişmeler karşısında hazırlıksız yakalanmaktansa, hazırlıkların daha zorlu koşullarda yürütülmesini göze almak zorundadırlar.
      Lenin, “Nereden Başlamalı?” yazısında şöyle söyler:
      “... otokrasinin, her yönden kendisini sürekli olarak tehdit eden kendiliğinden patlamaların ya da öngörülemeyen siyasal karışıklıkların etkisi sonucu çökmesi gerçekten olanaklıdır ve tarihsel olarak çok daha büyük olasılıktır. Ama maceracı kumardan sakınmak isteyen siyasal bir parti kendi faaliyetlerini böylesi patlamaları ve karışıklıkları beklemeye dayandıramaz. Biz kendi yolumuzda ilerlemeliyiz ve düzenli çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürmeliyiz ve beklenmedik olaylara ne kadar az bel bağlarsak, herhangi bir ‘tarihsel dönemeç’te hazırlıksız yakalanma şansımız o kadar az olur.”
       

KIR VE KENT GERİLLA SAVAŞI


      Silahlı devrimci mücadele olarak gerilla savaşı (politikleşmiş askeri savaş), mücadele biçimi açısından, silahlı propagandanın ana unsurudur. Silahlı propaganda ise, Öncü Savaşının gerçekliğidir. Dolayısıyla gerilla savaşının örgütlenmesi ve yürütülmesi ile Öncü Savaşının örgütlenmesi ve yürütülmesi bir ve aynı şeydir.
      Hiç kuşkusuz, gerilla savaşı, zayıf bir gücün hareketli ve esnek bir savaş yürüterek düşmanı zayıflatması olduğundan, tek başına düşman güçlerinin (askeri olarak) yenilgiye uğratılmasını sağlayamaz. Bunun başarılabilinmesi için, gerilla savaşının geliştirilmesi ve giderek hareketli savaşa ve oradan da düzenli ordu savaşına geçilmesi gerekir.
      Savaşın, devrimci savaşın amacı düşman güçlerini yenilgiye uğratmakken, gerilla savaşının amacı da, düşmanı yıpratarak hareketli ve düzenli ordu savaşına geçişi sağlamaktır. Ama bu gerilla savaşının sonu demek değildir. Bu geçiş sağlandığında ve sağlandığı ölçüde gerilla savaşı ikincil hale gelir ve diğer savaş biçimlerinin tamamlayıcı ve yardımcı unsuru olur.
      Belli ve yeterli bir örgütlü güç
mevcut olduğu koşullarda, gerilla savaşının stratejik hedefi, düşman güçlerinin yıpratılması ve hareketli ve düzenli ordu savaşının koşullarının yaratılmasıdır. Diğer bir ifadeyle, gerilla savaşı temelinde yürütülen Öncü Savaşının Halk Savaşına dönüştürülmesidir. Bu da, gerilla savaşında askeri eylemlerin ve harekâtların amacıdır.
      Gerilla savaşında yıpratma ya da genel olarak (psikolojik ve maddi yıpratma olarak) yıpratma savaşı, her durumda iki yönlü sonuçlar üretir. Clausewitz’in tanımıyla, yıpratma kavramı, “uzun süren bir harekât aracılığı ile düşmanın maddi kuvvetlerinin ve iradesinin giderek tükenmesi anlamına gelir.” Bu sonuca ulaşabilmek içinde, savaşa düşmandan daha uzun bir süre dayanabilmek gerekir. Bu da, bir yönüyle savaşın niteliğine, diğer yönüyle de savaşçıların özelliklerine bağlıdır.
      Tüm savaşlarda, karşılıklı güçlerin “düşmanlık duygusu ve düşmanlık niyeti” savaşın başlatılması ve sürdürülmesinde en etken unsurlardır. Diğer ifadeyle, hasım güçe karşı duyulan kin ve nefret, uzun süreli bir savaşın sürdürülmesinde belirleyici bir rol oynar. Düşmanına karşı kin duymayanlar asla gerçek bir savaşı sürdüremezler. (Burada küçük bir anımsatma yapalım: Recep Tayyip Erdoğan’ın “kindar ve dindar nesil” söylemi, yani “kinine bağlılık” basit bir ajitasyon sloganı değil, düşman olarak tanımlanan kesimlere karşı sürekli ve uzun süreli bir savaş sürdürme hedefinin ifadesidir. Bu kesimin ne kadar “kindar” oldukları da 15 Temmuz sonrasında yürütülen operasyonlarda çok açık biçimde ortaya çıkmıştır. Ne yazık ki, aynı özellik, yani düşmanlık duygusu ve düşmanlık niyeti “laik kesim”de söylemden öteye geçmemektedir. Bu da olası bir iç savaş gerçekliğinde önemli bir dezavantaj oluşturur.)
      Gerilla savaşının amacına ulaşabilmesi için ülke çapında, kır ve kentlerde yürütülmesi gerekir. Yerel ve yöresel gerilla ne kadar güçlü olursa olsun, bazı istisnai durumlar dışında ne stratejik hedefine ulaşabilir, ne de hareketli ve düzenli ordu savaşına dönüşebilir.
      Burada kırsal alanlarda yürütülen gerilla savaşı ile kentlerde yürütülen gerilla savaşı arasında bir ayrım yapmak gerekir.
      En bilinen tanımla, kırsal alanlarda yürütülen gerilla savaşı kır gerillası tarafından ve kentlerde yürütülen gerilla savaşı da kent/şehir gerillası tarafından yürütülür. Her ikisi de, savaşın yürütüldüğü alanın özelliklerine göre değişik teknik ve taktiklere sahiptir. Dolayısıyla kır ve kent gerillasının oluşturulması, bu teknik ve taktik özelliklere bağlıdır.
      Kır gerilla savaşı, her durumda hareketli bir saldırı savaşıdır. Düşman, “Sürekli olarak vurulmalıdır. Bir harekât alanında bulunan düşman askerinin uyumasına izin verilmemelidir; sistematik olarak karakollara saldırılmalı ve tasfiye edilmelidir. Düşmanda her an kuşatıldığı izlenimi yaratılmalıdır.” (Che)
      Kır gerillasının sabit üsleri ve sabit mevzileri yoktur. Hareketlilik onun temel belirleyicisidir. Kır gerilla savaşı, niteliği gereği açık savaştır ve bu savaş hareketli gerilla birliği ya da birliklerince (Che Guevara, hareketli gerilla birliğini “foko”, yani gerilla odağı olarak tanımlar) yürütülür. Kır gerilla savaşının bu özelliği, onu şehir gerilla savaşından ayıran yanıdır.
      Kent gerillası, kır gerillasının aksine, kitlelerle doğrudan, yani silahlı bir güç olarak araçsız temas halinde değildir. Bu nedenle kitlelerle temas kurmak ve sürdürmek için yardımcı araçlara gereksinme duyar. (Bildiri, broşür, bülten, duvar yazısı, pul, afiş, pankart, ses aygıtları, kitle iletişim araçları gibi.) Bu araçların her birinin kullanımı bir gerilla eylemi olarak düşünülür ve bu anlayışla yürütülür. Kent gerillasının gizliliği ile kır gerillasının açıklığı arasındaki fark net biçimde kavranılmak zorundadır. Kentlerde yürütülen silahlı propaganda, yukardaki nedenlerden dolayı, etkiyi yaratan güç ile etkiyi örgütleyen gücün göreli bir ayrışmasına yol açar. Bir başka deyişle, etkinin yaratılmasıyla etkinin örgütlenmesi arasında bir eş zamanlılık söz konusu değildir.
      İkinci olarak, koşullar olgunlaştığında kent gerillasına kitlesel katılım söz konusu olamaz; buna katılım bireyseldir, kadrosaldır. Bunun anlamı ise, kent gerillasının zaman içinde bir halk ordusuna dönüşemeyeceğidir. Koşulların olgunlaştığı bir evrede meydana gelen kitlesel katılım, şehir gerilla savaşları yerine şehir ayaklanmalarının geçmesine yol açar. Bu yüzden, kent gerilla savaşı, kendi iç evrimiyle ve koşulların şehirlerde olgunlaşmasıyla kitlesel bir hareketi (silahlı ayaklanma vb.) tek başına başlatıp, yürütemez. Bu, ülke çapındaki gelişmeye bağlı ve kır gerillasına tabi olarak merkezi devrimci örgüt tarafından gerçekleştirilebilinir. Bu nedenle de, kent gerilla savaşı kır gerillasına tabidir ve ona göre biçimlenir. Bunun nasıl olacağı ise, doğrudan stratejik rota ve stratejik hedef tarafından belirlenir.
      Elde yeterli bir güç mevcutsa
, bu gücün savaşın rotasına ve hedeflerine uygun biçimde nasıl kullanılacağı teknik ve taktik bir sorundur. Bu teknik ve taktiğin en temel unsuru ise, savaş alanının çok iyi bilinmesidir. Savaş alanı bilindiği takdirde, her yer “elverişli arazi” haline gelir.
      Gerilla savaşına, özellikle kır gerilla savaşına ilişkin diğer bir sorun da “uygun alan-uygun nüfus” ilişkisidir.
      “Uygun alan”, kır gerilla savaşının (askeri savaş) yürütülmesine elverişli arazi demektir. Bu yönüyle, düşman güçlerinin ulaşması olanaksız ya da zor olan, kolayca mevzilenebilecek ve saklanılabilecek dağlık ve ormanlık arazi gerilla savaşı için “uygun alan”lar olarak ortaya çıkar.
      “Uygun nüfus” ise, toplumsal ve sınıfsal çelişkilerin keskinleştiği, mevcut düzene karşı tepkilerinin yoğunlaştığı kitlenin varlığıdır.
      Alan ve nüfusun her ikisinin de “uygun” olduğu koşullarda gerilla savaşı daha hızlı ilerler ve gerillaya katılım çoğalır. Ancak kırsal alanların niteliği ve düşmanın kontra-gerilla taktikleri bu iki unsurun bir araya gelmesine elvermez. Doğal olarak uygun alan ile uygun nüfus ilişkisinin çakışması ideal bir durumdur ve çok istisnai olarak böyle bir ideal durum ortaya çıkar. Bu nedenle, gerilla savaşına “uygun alan” ile gerilla savaşının gelişimini belirleyen “uygun nüfus” hareketli gerilla birliğiyle sağlanır. Bu da, gerillanın harekât alanı ile gerillanın barınma ve gizlenme alanlarının farklılaşması demektir.
      Buraya kadar gerilla savaşının ne olduğu, nasıl olması gerektiği konularını ele aldık. Her durumda bu konular, elde mevcut bir gerilla gücünün varlığını esas alır. Eğer ortada, hazır bir gerilla gücü mevcut değilse, bu söylenenler sadece teorik saptamalar olarak kalır. Teori ne kadar doğru ve tam olursa olsun, pratiğe geçirilemediği sürece kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Bu nedenle, mevcut bir gerilla gücünün olmadığı koşullarda ana sorun (“ne yapmalı?) gerillanın oluşturulmasıdır. Bu da gerilla savaşının hazırlık aşamasını kapsar.
       

GERİLLA SAVAŞININ
HAZIRLIK AŞAMASI


      Gerilla savaşının hazırlık aşaması, gerillanın nasıl ve kim tarafından hazırlanacağı sorunudur. “Fokoculuğun teorisyeni” Regis Debray’ın “tarih öncesi bir aşama” olarak gördüğü ve her şeyi cesur, kararlı ve gerektiğinde ölümü göze almış belli sayıda militanın “dağları çıkması” olarak düşündüğü “hazırlık aşaması” teknik bir aşama değildir. Yani belli sayıda militanın “gerillanın arka cephesi, onun sırt çantasıdır” özdeyişiyle “dağlara” çıkması, araziyi tanıması, gerekli ve uygun yerlerde silah ve mühimmat depoları hazırlaması, kendilerini fiziki koşullara uyarlaması, silah, harita vb. askeri araçlarla donatılması gibi salt teknik bir sorun değildir.
      En yalın haliyle, “dağlara” çıkacak olan belli sayıda militanın örgütlenmesi ve bir araya getirilmesi bile bir dizi ön hazırlığı ve ilişkiyi gerektirir. Bunlar da doğrudan siyasal alana ilişkin konulardır ve çözülmesi siyasal olarak gereken sorunlardır.
      Sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin alabildiğine keskinleştiği, halkın mevcut düzene karşı tepki ve memnuniyetsizliğin fiilen açığa çıktığı ve eyleme dönüştüğü koşullarda (suni dengenin bozulması), yani herkesin gerilladan ve gerilla olmaktan söz ettiği bir evrede belli sayıda militanı bir araya getirmek ve “dağa” çıkarmak teknik bir sorun olarak görünse de, böyle bir durum istisnai bir durum olarak ortaya çıkar. Che böyle bir durumu, “oligarşik diktatörlük ile halkın baskısı arasında kurulmuş olan kararsız denge durumu” olarak tanımlar (Gerilla Savaşı: Bir Yöntem).
      “Kararsız denge”, her an taraflardan birisinin ağır basacağı bir geçici ve özel bir durumdur. Burada “denge durumu”nun devrimci güçlerin lehine bozulması, oligarşinin silah tekelini sona erdirecek bir silahlı gücün ortaya çıkmasıyla olanaklıdır. Bu nedenle de, teknik olarak hazırlığını tamamlamış bir gerilla gücünün harekete geçmesi belirleyicidir.
      Örneğin, Kolombiya’da gerilla güçleri (bilinen adlarıyla FARC ve ELN), 1948-1953 yılları arasında süre giden iç savaş (La Violencia) tarihine dayanır. Silahlı köylü birlikleri ve özsavunma (“bağımsız cumhuriyetler”) bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ama FARC ve ELN gerilla örgütlerinin etkinliği, asıl olarak iktidarın 1961 yılında bağımsız cumhuriyetlere karşı askeri harekata girişmesiyle başlamıştır. Ortada bir iç savaş ve bu iç savaş koşullarında oluşmuş özsavunma birlikleri ve bağımsız cumhuriyetler bulunmaktadır. Köylüler de, bağımsız cumhuriyetler de silahlanmış durumdadır. Bu “kararsız denge” durumunda gerillalar, yani örgütlü silahlı güçler hızla gelişebilmiştir.
      Böyle bir ortamda gerillanın örgütlenmesi teknik bir hazırlıkla sağlanabilir.
      Burada unutulmaması gereken, kararsız denge durumları ile suni denge durumunun birbirinden farklı özelliklere sahip olmasıdır.
      Kararsız denge, karşılıklı güçlerin durumuyla ilgilidir. Ama suni denge, kitlelerin mevcut düzene karşı tepkilerinin değişik araçlarla (belirleyici olan her zaman siyasal zordur) pasifize edildiğinde ortaya çıkan bir durumdur. Kararsız denge durumu görece olarak daha kısa sürelidir; suni denge ise, göreceli olarak daha uzun bir süreyi kapsar.
      Suni dengenin kurulduğu ülkelerde gerilla savaşını örgütlemek ve yürütmek pek çok sorunu da beraberinde getirir.
      Kitlelerin mevcut düzene ya da mevcut iktidara (ki bunun gayrı meşru olması burada belirleyici değildir) tepkileri nispi refah ve siyasal zor ile pasifize edilmiştir. Bu tepkiler açıkça ifade edilmez ve eyleme dönüşmez. Bu da, özellikle siyasal zorun suni dengenin kurulup sürdürülmesindeki başat rolünün “algı”lanmamasına yol açar. Bunun doğal sonucu olarak da, mevcut düzenin ya da iktidarın “barışçıl” mücadele biçimleriyle (ki “temsili demokrasi” içinde kalarak) değişebileceği beklentisi ve umudu yaratır. “Temsili demokrasi”de, daha tam ifadeyle, gizli faşizm koşullarında “sandık”, yani seçimler bu “barışçıl mücadele”nin belirleyicisi haline gelir.
      Che Guevara bu durumu şöyle ifade eder:
      “Dar kapsamlı seçim çekişmeleri; şurada burada seçimi kazananların başarıları; iki milletvekili, bir senatör, dört belediye başkanı, halkın üzerine ateş açılarak dağıtılan büyük çapta bir gösteri; bir öncekine göre bir iki oy farkıyla kaybedilen yeni bir seçim; kazanılan bir grev, kaybedilen on grev; bir adım ileri, on adım geri; belli bir kesimde zafer, bir diğerinde on kez bozgun... Sonra birdenbire oyunun kuralları değişir, herşeye yeniden başlamak gerekir.”

      Che, haklı olarak şu soruyu sorar: Halk enerjisini neden hep böyle boşuna harcıyor?
      Ve bu sorusunu Latin-Amerika somutluğunda şöyle yanıtlar:
      “Bunun tek nedeni var: Bazı Amerika ülkelerinde ilerici güçler taktik hedefler ile stratejik hedefleri korkunç bir şekilde birbirine karıştırıyorlar, küçük taktik sorunlarda büyük stratejik hedefler görmek istemişlerdir. Bu önemsiz saldırı mevzilerini ve elde edilen küçük kazançları, sınıf düşmanının temel hedefleri olarak göstermeyi bilen gericiliğin akıllıca davrandığını kabul etmeliyiz.
      Böylesine büyük hatalar işlenen ülkelerde, halk hiçbir değeri olmayan eylemler için son derece büyük fedakarlıklar pahasına her yıl alaylarını seferber eder. Bunlar düşman topçusunun ateşine maruz kalan geçici mevzilerdir.
      Bu mevzilerin adı, parlamentodur, kanuniliktir, yasal ekonomik grevdir, ücret artışıdır, burjuva anayasasıdır, bir halk kahramanının serbest bırakılmasıdır... Ve işin en kötü tarafı şudur ki, bu mevzileri elde etmek için bile, burjuva devletinin oyun kurallarını kabul etmek ve bu tehlikeli siyasal oyuna katılmak iznini alabilmek için de uslu ve aklı başında insanlar olduğumuzu, hiçbir tehlike arz etmediğimizi; örneğin kışlalara ve trenlere saldırmak, köprüleri uçurmak, katilleri ve işkence uzmanlarını cezalandırmak, dağlara çıkıp ayaklanmak ya da yumruklarımızı sert ve kararlı bir biçimde kaldırarak, Amerika’ya son kurtuluş mücadelesinin kesin müjdesini vermek gibi tehlikeli işlerle bir alış-verişimizin olmadığını ispat etmek lazımdır.” (Che Guevara, Latin-Amerika Devriminin Taktik ve Stratejisi)

      İşte bu solda egemen olan legalizmin ve pasifizmin ortaya çıkardığı gerçeklerdir.
      Yukarda ifade ettiğimiz gibi, “şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşı umudunu yaratarak gerilla savaşların frenler”. Bu koşulların ürünü olan legalizm ve pasifizm, aynı zamanda bu koşulların sürdürülmesinin bir aracı olarak ortaya çıkar. Bu da onları emperyalizmin ve oligarşinin soldaki uzantıları haline getirir.[2*]
      Gerilla savaşının hazırlık aşamasında ortaya çıkan ikinci bir engel, nispi refah koşullarında mevcut düzene karşı tepkilerin büyük ölçüde pasifize olmasıdır. Özellikle aydın kesim (ki öğrenci gençlik de bu kesimin içinde yer alır), göreceli ekonomik gelişmeden pay alır (ya da pay alabileceği beklentisine girer). Böylece mevcut düzenin niteliğini ve ne yönde evrileceğini daha kolay anlayabilen aydın kesimin düzene bağlanmasına yol açar. Yine bunun doğal uzantısı ise, bu kesimlerin, yani düzenin bir parçası haline gelen aydın kesimin soldaki pasifizmin ve legalizmin en temel destekçisi haline gelmesidir.
      Hazırlık aşamasına ilişkin üçüncü bir sorun da, gerek hazırlık aşamasının, gerekse bizatihi gerilla savaşının uzun süreli olmasından kaynaklanır. Özellikle 12 Eylül askeri darbesinin terörü ve ardından Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığının yarattığı demoralizasyon devrimci silahlı mücadeleye önemli darbeler vurmuştur. Bir dönem eldeki kadrolarla mücadele sürdürülmeye çalışılmışsa da, her durumda mücadeleye yeni unsurların katılımı sürekli olarak gerilemiştir. Bu da, gerilla savaşının hazırlık aşamasının görece olarak daha uzun süreli olması sonucunu doğurmuştur.
      İşçi sınıfı ve köylülük gibi “sabırlı” olmayan kentli kitleler (ki bunlara küçük-burjuvazi demek fazlaca yanlış olmayacaktır) herşeyin bir anda ve kısa sürede olup bitmesini isterler. Uzun süreli bir savaş kadar uzun süreli bir hazırlık çalışması da bu kesimler için “bıktırıcı”, “usanç verici”dir. Gelişen konjonktürel siyasal olaylar bu kesimleri harekete geçmeye itse de, bu hareketler kısa süreli hareketler olarak, bir çeşit anlık patlamalar olarak kalır.
      Kitlesel ölçekteki bu durum, doğal ve kaçınılmaz olarak bireylere de yansır. Gelişen siyasal olaylar karşısında “birşeyler yapılması gerektiğini” düşünen bireyler, bu ortamda ve bu hava içinde yapılacakların bir an önce yapılmasını isterler. Amerikan emperyalizminin “kültür tekeli”nin ifadesi olan “now!” (şimdi) sözcüğü bu durumdaki bireyler için çok uygun düşer. (Genel tekerlemeyle söylersek, “Barış istiyoruz”, “Ne zaman istiyoruz?”, “Hemen şimdi!”)
      Baştan itibaren altını çizerek ifade ettiğimiz gibi, gerilla savaşı, uzatılmış bir savaşın başlangıcında temel mücadele biçimidir. Savaş, doğrudan devrimci güçler tarafından uzatılmaktadır. Bu uzatılmış savaş aracılığıyla, maddi ve teknik olarak güçlü düşmanı yıpratarak yenilgiye uğratmak olanaklıdır.
      Aynı şekilde, yukarda ifade ettiğimiz gibi, askeri darbe koşullarında ağır darbeler almış, giderek demoralize olmuş devrimci güçlerin, depolitizasyon (apolitikleştirme) ve ideolojisizleşme koşullarında yeniden örgütlenmesi ve savaşa hazırlanması kısa vadeli bir olay değil, uzun vadeli bir çalışmayı gerektirir.
      İkinci olarak, savaşın belli bir kent sınırları ya da yöre içinde yürütülemeyecek olması gerçeği, ülke çapında asgari bir örgütlenmenin yaratılmasını (ki hazırlık aşaması bu asgari örgütlenmenin yaratılmasını hedefler) gerektirir. Ülkenin eşitsiz gelişimi, kitlelerin bölgesel farklılıkları (ki seçimlerde görüldüğü gibi, Ege ve Akdeniz “kıyı bölgeleri” politik olarak daha duyarlı iken, İç ve Doğu Anadolu ile Karadeniz bölgesindeki kitleler mevcut düzenin ve iktidarın mutlak egemen olduğu yerlerdir), asgari örgütlenmenin eşit olarak gelişimini engeller. Bazı bölgelerde hazırlık çalışmaları çok daha kolay ve hızla gelişebilirken, diğer bölgelerde ya hiç gelişmemiştir ya da asgari koşullara göre çok az gelişmiştir. Bu nedenle de, örgütlenme çalışmalarının hızla geliştiği yerler ile henüz gelişen ya da hiç gelişmeyen yerler arasında farklılıklar ortaya çıkar. Hazırlılık çalışmalarının hızla geliştiği yerlerde bir an önce harekete geçilmesi beklentisi ve istemi (“Ne zaman?”, “Hemen şimdi!”) ortaya çıkarken, ülke çapında böyle bir hareketin asgari koşulları oluşmamıştır. Dolayısıyla ülke çapında mücadele edecek bir örgütlenmenin yapabileceği tek şey, diğer bölgelerdeki örgütlenmeyi (hazırlık çalışmalarını) geliştirmektir. Ama hazırlık çalışmalarının hızla gerçekleştiği yerlerdeki beklenti ve istem, giderek bir “basınç” oluşturur. Bu “basınç” karşısında beklenti ve istemlere uygun olarak harekete geçmek, ülke çapında mücadeleyi esas alan stratejinin terk edilmesini, yöresel ya da tek bir kentle sınırlı mücadeleyi getirir. Bu da silahlı devrimci mücadelenin mutlak yenilgisine yol açar.
      Öte yandan, hazırlık aşamasının uzun olması ve uzaması, daha hızlı gelişen bölgelerde “sabırsızlığa” neden olur. Aradan geçen aylar ve hatta yıllar, var olan devrimci enerjinin tükenmesine ve tüketilmesine neden olur. Giderek hızlı gelişen bölgelerdeki çalışmalar dağılmaya başlar. Bu da hazırlık çalışmalarını engelleyerek gerilla savaşını frenler.
      Hiç kuşkusuz, bu durum kentlerin “küçük-burjuva” niteliği ile açıklanabilir. Nitekim Régis Debray kentlerin bu “küçük-burjuva” niteliğinden yola çıkarak, “dağ, burjuva ve köylü elemanları proleterleştirir; şehir, proleterleri burjuvalaştırır” sonucuna ulaşmıştır. Bunun mantıki sonucu da, öyle hazırlık aşaması gibi “teferruat”larla fazlaca uğraşmaksızın, eline silahı alıp sırt çantasını yüklenerek dağa çıkmaktan söz eder. Ama Latin-Amerika pratiğinde ve ülkemiz somutluğunda görülmüştür ki, böylesine bir “foko” oluşturma anlayışı, savaşçılar ne kadar üstün niteliklere sahip olurlarsa olsunlar, sonuçta gerillaların yok edilmesine, yenilgiye yol açmıştır.
      Hazırlık aşamasının dördüncü sorunu, özellikle gerilla savaşının yürütüleceği kırsal alanlarda politik kitle çalışmasının asgari düzeyde yapılması gerekliliğidir.
      Bu kitle çalışması, sadece kır gerillasının teknik ve askeri gereklilikleriyle sınırlı (yani lojistik vb. ihtiyaçlar için) bir çalışma olmayıp, halkın en ileri kesimlerinin örgütlenmesine dayanması gerekir. Bu da, kentlerde ve kasabalarda politik kitle çalışması yürütülmesi demektir. Doğal olarak bu çalışma, belli ölçüde gizlilik içerse de, çoğu durumda açık-legal çalışma olmak durumundadır. Bir yandan açık-legal çalışma, yani kitlelerin ekonomik ve demokratik hak ve özgürlükleri için mücadele etme, öte yanda mutlak gizlilik içinde yürütülmesi gereken kır gerilla savaşının hazırlıkları sözkonusu olur. Çoğu durumda da, özellikle başlangıçta bu iki faaliyet aynı kadrolar tarafından yürütülmek zorundadır. Legal ve illegal, açık ve gizli çalışma arasında doğru bir ilişki geliştirme deneyimine sahip olmayan kadroların bu iki faaliyeti yürütebilmesi olanaksızdır. Bunun sonucu olarak, faaliyetlerden birisi ikincil hale gelir ve bir süre sonra önemsizleşir. Genellikle gerilla savaşının hazırlık çalışmaları bu ikincil ve önemsizleşen çalışmaya dönüşür. Bu da, bir başka “frenleme” olarak ortaya çıkar.
      Hazırlık aşamasının altıncı sorunu, kentsel alanlardaki gerilla savaşının (kent gerillası) örgütlenmesine ilişkindir.
      Kent/şehir gerillası, kentlerde yerleşik nüfusun artmasına paralel olarak artan bir değere ve öneme sahiptir. Dolayısıyla kentlerde gerilla savaşının örgütlenmesi kaçınılmaz olarak öne geçer. Kentlerde, özellikle metropol kentlerinde gerçekleştirilen silahlı eylemlerin kitlelere duyurulması çok daha hızlı ve kolay olmaktadır. Bu yüzden de, kent silahlı eylemleri daha çok istenen eylemler olarak ortaya çıkar.
      Böylece hazırlık aşaması çalışmalarının kentlerde yoğunlaşması gündeme gelir. Bu da kır gerilla savaşı hazırlıklarını ve bizatihi savaşı frenler.
      Diğer taraftan, oligarşik devletin baskı güçlerinin kentlerde yoğunlaşması, artan polis sayısı ve “mobese kameraları” şehir gerillasının gizliliğini ve hareketliliğini büyük ölçüde engelleyici niteliktedir. 3-5 kişilik gerilla eylemleri organize etmek, bu nedenlerden dolayı, geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde riskli olmaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak da, tek kişilik, tekil ve bireysel eylemler tercih edilmeye başlanmıştır. Adına “feda eylemi” denilen eylemlere yönelimin ardında bu durum yatmaktadır.
      Gerçeklikte ise, şehir gerilla savaşı, kır gerilla savaşına göre daha teknik araçlara gereksinme duyar. Bu teknik araçlar geliştirilemediği sürece, şehir gerillasının hareket alanı giderek daralacak ve nihayetinde yanlış olduğu bilinmesine rağmen “feda eylemi” dışında bir eylem yapılamaz hale gelinecektir. Bu da, somutta görüldüğü gibi, çoğu durumda başarısızlığa yol açmıştır.
      Şehir gerillası açısından içinden çıkılamaz bir başka durum da, gecekondu bölgelerinin giderek küçülmesi ve “yarı-legal” (belki de buna “yarı-illegal” demek daha doğru olacaktır) “kitle” gösterilerinin ortaya çıkmasıdır. Böylece şehir gerillasının yerine getirmesi gereken ve şehir gerillası teknik ve taktikleriyle yürütülmesi gereken eylemler yerini “yarı-legal” gösteri eylemlerine bırakmıştır. Bu da, neredeyse şehir gerillasına (“feda eylemleri” dışında) yapacak “iş” bırakmamaktadır. Legal dergi dağıtıcılığıyla “yarı-legal” eylemler neredeyse özdeşleşmiştir. Dernekler, “kültür merkezleri” politik eğitim yapılan mekanlara dönüşmüştür. Siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olan bildirilerin yerini “basın açıklamaları” almıştır. Sonuç olarak, şehir gerillası yapacak “iş” bulamayan işlevsiz bir faaliyet görünümü kazanmıştır.
      Hazırlık aşamasının yedinci sorunu, kırsal alanlara, özellikle de kasabalara ilişkin yeni gelişmelerdir.
      Bugün kırsal alanlarda belli oranda nüfusun toplaştığı kasabalar, neredeyse feodal döneme özgü bir içe kapanıklık içindedir. Bu “kapalı toplum” yapısı, her ne kadar ekonomik olarak dışa açıksa da (ki bu “tüketim ekonomisi”nde kaçınılmazdır), “dış dünya”yla ilişkileri ve iletişimi olmayan bir topluluk ortaya çıkarmıştır. Bir çeşit “cemaatleşme” olarak nitelendirilebilecek bir kasabalaşma olgusu vardır.
      Bu olgu, ülkenin tüm illerinde, pek çok ilçesinde ve kasabasında kurulan “üniversiteler” ve “bölümler”le paralel gelişmiştir. Daha düne kadar kasabaların dış dünyayla ilişkisini kuran kasaba tüccarı yanında büyük kentlerde üniversiteye giden öğrenciler vardı. Bu öğrenciler, büyük kentlerdeki üniversitelere giderek, kasabanın dar kırsal zihniyetinin büyük ölçüde kırılmasına yol açıyorlardı.
      Diğer yandan, geçmişte büyük kentlerde “bilinçlenen” kasabalı öğrenci, okul tatillerinde kasabaya dönerek, doğrudan kitle içinde yer alabilmekteydi. Bu da yerel kadroların örgütlenmesini sağlayan bir unsurdu.
      Neredeyse her ilçede, her kasabada açılan “yüksek öğrenim kurumları”, kasaba gençliğini kendi kasabasının sınırlarına hapsetmiştir. “İçe kapanık”, “cemaatleşmiş” bir kasabada “kırsal bönlük” doğal olarak kalıcılaşmıştır. Bu “yüksek öğrenim kurumları”na “dışardan” (ki çoklukla üniversite sınav puanları başka bir yere girmesine yetmediği için) gelen öğrenciler ise, kasabanın “yabanları” olarak yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Ama kasabalılar için bu “yabanlar” birer ekonomik gelir kapısıdırlar.[3*] “Yaban” olarak kaldıkları sürece salt bu ekonomik nedenlerle kasabada yaşamalarına olanak tanınmaktadır. Bu “yabanlar”ın çoğunluğu da bir başka kasabanın öğrencileri durumundadırlar. Bir bakıma, cami imamı köy öğretmenini yenmiştir.
      Gerilla savaşının hazırlık aşamasına ilişkin bu ve diğer sorunlar çözülmek ve aşılmak zorundadır. Bu gerçekleştirilemediği sürece, kır gerillası, kendi öz kaynaklarından (ağırlıklı olarak kentlerden) beslenen, kendi içinde devinen, kırsal kitleyle iletişimi olmayan bir “foko”ya dönüşmek durumunda kalacaktır. Bunun trajik sonuçları da devrimci mücadelelerin tarihinde yer almaktadır.
      Bugün gayrı meşrulaşmış ve sadece “özel harekatçılara” dayanan bir Recep Tayyip Erdoğan iktidarı karşısında mücadele etmek, geçmiş dönemlere kıyasla çok daha elverişli ve avantajlı bir durum yaratmıştır.
      15 Temmuz darbe girişimi ile tüm komuta yapısı dağılmış TSK, sürekli tasfiyelere uğrayan polis teşkilatı, “butik güvenlik güçleri” haline dönüşmüştür. Yüzbinlerce kişinin “FET֔ kapsamında görevden alınması ve tutuklanması devlet kurumlarını çalışamaz hale getirmiştir. Devlet kurumlarına değişik “hizmetler” için Recep Tayyip Erdoğan’a mutlak biat etmiş “komiserler”in yerleştirilmesi ve kurumun çalışmalarının bunlarca denetlenmesi, en sıradan işlerin bile bunlara sorulmadan yapılamaz hale gelmesine yol açmaktadır. Bu da bürokratik devlet mekanizmasını işlemez hale sokmaktadır.
      Hiç kuşkusuz “butikleşmiş” güvenlik güçleri operasyonal işlevlerini yerine getirmektedir. Ancak bunlar “nokta operasyonları” dışında gerçek bir “güvenlik” unsuru değillerdir. Jandarma ve polis “özel harekat” gücü, tümüyle kontra-gerilla gücü olarak kurulmuş ve eğitilmişlerse de, bugün sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın “özel güvenlik gücü” durumundadırlar. Hiç şüphesiz bu “özel harekatçılar”ın operasyonel gücü küçümsenemez, ancak sadece buna dayanan bir silahlı gücün varlığı (ki hepsi paralı askerlerdir) gerilla savaşı açısından avantaj sağlamaktadır. Doğal olarak gerilla karşısında kayıp verecek olan bu “özel harekat gücü”nün kayıplarının hızla telafi edilmeye çalışılması (ilk oluşumuna göre) niteliği zayıf bir güce dönüşmesine yol açacaktır.
      Bu öznel somut koşullarda hazırlık aşamasının tamamlanması her zamankinden çok daha zorunlu ve gereklidir. Gayrı meşru iktidardan kurtulmanın yolu da buradan geçmektedir.
      Recep Tayyip Erdoğan’ın bu gayrı meşru iktidarı uzun süredir “iç savaş” koşullarına göre esnafları, muhtarları, tarikatları ve her türden radikal islamcıları örgütlemeye ve bunları savaşa hazırlamaya çalışmıştır. Özellikle Mısır’daki “Sisi Darbesi” sonrasında bu çalışmalar hızlandırılmıştır. Bu yönüyle de, sadece olası bir iç savaşa karşı değil, aynı zamanda askeri darbeye karşı da bu güçler harekete geçirmek için hazırlanmıştır.
      Bu iç savaş ve darbeye karşı hazırlıklar “yerli ve milli” söylemiyle islamcı-faşist bir ideolojik temele oturtulmuştur. PKK’ye yönelik yeni saldır dalgası da bu ideolojik temeli güçlendirmeye yönelik olmuştur.
      15 Temmuz darbe girişimi sırasında, özellikle darbe girişiminin etkisizleştirildiği saatlerde bu güçler harekete geçirilmiştir. Böylece iç savaş hazırlıkları “saha”da sınanmıştır. Ancak en belirgin gelişme, 2015’ten itibaren meşruiyetini yitiren Recep Tayyip Erdoğan’ın OHAL üzerinden tam bir dikta ortamı oluşturmasıdır.
      Öte yandan 15 Temmuz darbe girişiminin yaratmış olduğu korku, OHAL aracılığıyla, büyük bir tasfiye hareketi ortaya çıkarmıştır. Özellikle ordu ve poliste yapılan tasfiyeler, bu iki zor gücünün sadece “prestijini” ve “imajını” değil, “dev gibi güçlü”, “karşı konulmaz” gücünü de büyük ölçüde zaafa uğratmıştır. Her ne kadar Suriye’ye yönelik askeri harekâtla “prestij” ve “imaj” düzeltilmeye çalışılsa da, ordu ve polisin güçsüzleştiği gerçeği değişmemiştir.
      Bugün gayrı meşru iktidar, kendi içinde güvensiz ve korku içindedir. Sadece jandarma ve polis özel harekâtcılara dayanarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu çabasında 16 Temmuz sabahı harekete geçirilen gerici ve lümpen kitlenin varlığını kullanmaktadır. Olası yeni bir “darbe” girişimine karşı bir silah olarak bu kitlenin kullanılması, aynı zamanda kendi güçsüzlüğünün de dışa vurumudur.
      İktidarın bu durumu bazı “iştahları” artırsa da, “yepyeni” akıllar üretilmesine[4*] yol açsa da, toplumsal muhalefette “düşmanlık duygusu ve düşmanlık niyeti”, yani iktidara karşı kin ve nefret çok belirgin değildir. Bu kin ve nefret (ki toplumsal ve sınıfsal nitelikte olmalıdır) olmadığı sürece iktidarı yıkmaya yönelik bir kitlesel savaş verilmesi olanaksızdır. Bunu yaratmak da, doğrudan devrimcilere ve devrimci mücadeleye düşmektedir.





Dipnotlar

[1*] Yerel zorba.
[2*] “Bir zamanlar”, özellikle sonrasında, Mahir Çayan yoldaşın bu ifadesi demagoji konusu haline getirilmiştir. Bu demagoglar, böyle bir saptamanın solda ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı sonuçlar doğurduğunu ve “sol içi çatışmalar”ın ideolojik temeli olduğunu iddia etmişlerdir. Sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin keskinleştiği, mutlak bir kutuplaşmanın olduğu dönemlerde, devrim ile karşı-devrim uzlaşmaz bir savaşa girişir. Bu koşullarda “tarafsız” olmak, açık ve net biçimde güçlüden yana olmaktır. Devrim cephesinin zayıf olduğu koşullarda bu “yan” mutlak biçimde düzenin yanıdır.
[3*] Burada “Komünist belediye başkanı”na sahip “tek ilçe” olan Tunceli’nin Ovacık ilçesinde Munzur Üniversitesi’ne bağlı üç “yüksek öğrenim kurumu” (bölüm) bulunmaktadır. Her ne kadar bu “üç bölüm” “meslek yüksek okulu”ysa da sonuçta “yüksek öğrenim kurumu”durlar. Bu üç “bölüm”ün “güvenlik” gerekçesiyle kapatılması üzerine “komünist belediye başkanı”nın yaptığı açıklama gerçeği açıkça göstermektedir: “200 öğrencinin ilçeden gitmesi hem ilçe esnafını, hem halkını mağdur etmiştir. Birçok ev kiralanmış ve ilçede sosyal yapı etkilenmiştir. Vatandaş ile bütünleşen ve ilçe ekonomisine katkısı olan öğrencilerimizin il merkezine alınmasını asla doğru bulmuyoruz.”
[4*] 4. Bunalım Dönemi savunucusu bir siyasal çizginin bir unsuru şöyle bir “akıl”yürütmektedir:
      “Bu atmosfer Kürt halkının, uygun bir strateji ve bu stratejiye göre belirlenmiş bir taktik çizgiyle (eylemlerin Karadeniz’den Marmara’ya ve hatta Ege’ye bütün şiddeti ve hızıyla yayılması) bir bütün olarak PKK’nin arkasında ‘zorunlu olarak’ saf tutmasını sağlayabilir.
      Kürt Siyasi Hareketinin yapacağı böylesi bir sıçrama, kuşkusuz Batı’da, özellikle sürecin başında şovenizmin ve faşizmin en üst düzeye çıkmasına yol açacaktır. Ve elbette bu durum en fazla sosyalistleri olumsuz etkileyecektir. Ancak böylesi koşullarda siyasal varlığını ve elbette siyasal faaliyeti sürdürebilen ve sürece sosyalist ilkelerle müdahale edebilen hareketler, Türkiye halkları için bir başka seçeneği oluşturacaklardır.” (Ural Köroğlu, 30 Eylül 2016, sendika.org)
      Bu “akıl”yürütücü, bunu “Batı’yı kapsayacak bir iç savaşa ilerletme” olarak görmektedir. Üstelik bütün bunları iç savaş hazırlıklarını uzun süredir sürdüren ve bizatihi “alan”da sınayan bir iktidar koşullarında ileri sürmektedir. Bu da, “halk ne kadar fazla ezilirse, devrimci mücadeleye o kadar fazla katılır” türünden aydın anarşizminin bir ifadesidir.



Kurtuluş Cephesi, 152. Sayı, (Eylül-Ekim 2016)