Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!

Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dünya Borç Krizinin
Arifesi mi?

Kurtuluş Cephesi

      “Tanrı, krediyi[1*] yarattı! Böylece Ademoğulları borç denilen kalıtımsal hastalığa yakalandı. Artık herkes kredi sistemi aracılığıyla borçlanmaya ve daha fazla borçlanmaya başladı. Toplumsal düzen, ‘borç verenler’ ile ‘borç alanlar’ ya da ‘alacaklılar’ ile ‘borçlular’ şeklinde iki büyük ‘sınıf’a ayrıldı. ‘Borç alanlar’ borç almaksızın yapamazken, ‘borç verenler’ borç vermeksizin yapamaz hale geldi. Kredinin tarih içindeki serüveni, giderek bu bağımlılık ilişkisinin farkına varılması ve bu farkındalık içinde bilinçli olarak kullanılmasının serüveni oldu.
      Tarih içinde bireysel ve özel kredinin yanında kamu kredisi ortaya çıktı. Bireyden kamuya, yani devlete ya da tersine kamudan bireye doğru akan krediler, borçlunun alacaklıya bağımlılığını daha belirgin hale getirdi. Bir süre sonra devletler arası kredi sistemi doğdu. Uluslararası düzeyde ‘borçlu devletler’ ile ‘borç veren devletler’ ortaya çıktı. Uluslararası kredi sistemi, giderek borçlu devletlerin kurtulmaya ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar kurtulmayı başaramadıkları büyük bir ‘borç tuzağı’na dönüştü.
      Serbest rekabetçi kapitalizmde gelişen ve tekelci kapitalizmle dünya çapında egemen olan ‘finans sistemi’, emperyalist ülkeler ile sömürge, yarı-sömürge ve geri-bıraktırılmış ülkeler arasında sürekli ve kalıcı bir bağımlılık ilişkisi haline geldi. Fakir ve yoksul sömürge vb. ülkeler, herhangi bir emperyalist ülkenin sanayi malını alabilmek için uluslararası finans sistemine başvurmak zorunda kaldı. Ya da tersine, malını satmak isteyen herhangi bir emperyalist ülke, satın alacak ülkeye kredi vererek kendi malını satın almasını garantiye aldı. Böylece ticaret alanında emperyalist ülkeler ile bağımlı, geri-bıraktırılmış ülkeler arasındaki kredi sistemi gelişti.
      Emperyalist ülke mallarının (yatırım malları, ara-malları ya da tüketim malları) tüketicisi olan ülkelerin, bu tüketimi sürdürebilmek için krediden başka bir seçeneği kalmadı.
      Öte yandan emperyalizme bağımlı ülkelerin kendi iç üretim ve tüketimleri de kredi sistemine bağımlı hale geldi. İlk dönemde dış ticaretin sürdürülmesi için dış borçlanma başatken, giderek bütçe açıklarını kapatmak amacıyla (yani iç üretim ve tüketimi sürdürmek amacıyla) dış kredi alınmaya, yani dış borçlanmaya gidildi. Devletlerin bütçe açıkları büyüdükçe dış borçları da büyüdü. Dış borçlar öylesine devasa boyutlara ulaştı ki, artık hiçbir borçlu ülke borcunu ödeyemez hale geldi. Böylece dış borç süreklilik kazanırken, sadece faiz ödemesiyle ‘borçların çevrilebilirliği’ sorunu ortaya çıktı.
      Artan dış borçlanmalar, kaçınılmaz olarak kredi faizlerinin yükselmesine ve dolayısıyla da faiz ödemelerinin artmasına yol açtı. Dış borç faizleri öylesi bir noktaya ulaştı ki, geçmiş dönemde ana para ödemelerinin yapılamaması gibi, faizlerin de ödenememesine neden oldu. Zaten dış borçların ana parasını ödeyemeyen ülkeler, şimdi faizleri de ödeyemez hale geldiler ve ‘borç krizi’ patlak verdi.” (Kurtuluş Cephesi, Sayı: 115, Mayıs-Haziran 2010.)
 
      “Bütün gerçek bunalımların son nedeni, daima kapitalist üretimin üretici güçleri sanki yalnız toplumun mutlak tüketim gücü bu güçlerin sınırını teşkil edermişçesine geliştirme çabasına zıt olarak, kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir.” (Marks, Kapital, Cilt: III, s. 429.)

     
 
      Yukardaki satırlar, bir yıl önce Kurtuluş Cephesi’nin 115. sayısında Yunanistan krizi üzerine yazılmıştır. Aradan geçen bir yılda Yunanistan krizi, “kriz” olmaya devam ederken, son birkaç ay içinde İtalya krizinden, İspanya krizinden ve nihayetinde Avrupa borç krizinden söz edilmeye başlandı.
      Daha henüz mortgage krizinin “atlatılması”nın üzerinden üç yıl geçmemişken ortaya çıkan bu yeni krizler, şüphesiz emperyalist dünya sisteminin ne denli “kırılgan” olduğunu, “istikrar” denilen şeyin bir krizden diğer bir krize kadar süren ve yeni kriz dinamiklerinin ortaya çıktığı ve olgunlaştığı bir ara dönemden başka bir şey olmadığını bir kez daha göstermiştir.
      Son on yılda emperyalist-kapitalist sistem üç büyük ekonomik kriz (2000 Finans Krizi, 2001 Dot-com Krizi ve 2007-2009 Mortgage Krizi) geçirmiş ve bugün yeni bir kriz dalgası ortaya çıkmıştır. Bu yeni kriz dalgasının diğerlerinden farklılığı, Avrupa merkezli oluşu ve “borç krizi” olarak ortaya çıkmasıdır. 2008 yılında İzlanda’da başlayan, ardından İrlanda ve Portekiz “krizi” olarak genişleyen ve Yunanistan “krizi”yle belirginleşen bu yeni “borç krizi”, 2000’li yılların ilk büyük dünya ekonomik krizinin başlangıcı olma potansiyeline sahiptir. Bugün gelişen “borç krizi”, şu ya da bu sektörü ya da sadece finans kesimini etkileyen “finans krizler”inden farklı olarak, doğrudan ülkeleri ve ülke ekonomilerini kapsayan bir krizdir.
      Daha önceki üç kriz bazı büyük ABD şirketlerinin (Enron, Worldcom ve Lehman Brothers) iflasıyla sonuçlanan “finans krizi” olarak geçiştirilmişse de, doğrudan kitlelerin yaşamlarına yansımamış ve kitleler tarafından fazlaca “hissedilmemiş”tir (Bu krizleri en çok “hisseden” kesimler, “beyaz yakalı”lar olarak tanımlanan “orta sınıf”ın orta ve üst gelir grupları olmuştur.) Bu krizleri geniş halk kitleleri doğrudan “hissetmediği” için ülkeleri etkilemediği, Recep Tayyip Erdoğan’ın sözüyle “teğet geçtiği” söylenebilir. Ama yeni kriz, doğrudan ülke ekonomilerinden kaynaklanan, dolayısıyla doğrudan ülke ekonomilerinin krize girmesine yol açacak olan bir krizdir. Bu açıdan, bu yeni “borç krizi”, 1980 yılında başlayan ve IMF’nin “Sessiz Devrim” olarak tanımladığı 1994’e kadar süren dünya borç krizinin yeni bir versiyonu olarak görünmektedir.
      “Borç krizi”, ister ülkeler için olsun, ister şirketler ya da bireyler açısından olsun, her durumda borç alanın borçlarını ödeyemediği bir durumu ifade eder. Açıktır ki, borçlunun borcunu ödeyememesi, aynı zamanda alacaklının da alacağını tahsil edememesi demektir. Ama günümüzde “borç krizi” terimi, borçlunun, borcunu değil, borcunun faizlerini ödeyememesi durumu için kullanılmaktadır. Kemal Derviş’in Türkçeye yaptığı katkıyla ifade edersek, “borç krizi”, borçlunun borçlarını çevirememesi, yani ana para ödemelerini değil, faiz ödemelerini yapamaması durumudur.
      Bilindiği gibi, bir ülkenin bütçe gelirleri bütçe giderlerinden az ise, o ülkenin bütçesi açık verir. İşte bu bütçe açığının “finanse edilmesi”nin, yani kapatılmasının tek yolu yeni gelir kaynağı bulmak ya da borçlanmaktır. Bir devlet bütçesi açısından yeni gelir, yeni vergilerle sağlanabilir. Bu da iktisatçılar tarafından “sağlam kaynak” olarak tanımlanır. “Sağlam kaynak”tır, çünkü devlet açısından bu yeni ve ek gelirin (bürokratik giderler dışında) maliyeti yoktur. Yeni vergiler ve bunlarla sağlanan gelirler her ne kadar devlet bütçesinin açıklarının kapatılmasının tek “sağlam” yolu olarak görünse de, her ülkenin ve her halkın ödeyebileceği vergilerin bir sınırı vardır. Dolayısıyla bu sınıra ulaşıldığında, artık bütçe açıklarının vergi gelirleriyle “finanse edilmesi” olanaksız hale gelir. Bu andan itibaren, bütçe açığı sorunu, diğer ifadeyle bütçe açıklarının kapatılması sorunu ortaya çıkar.
      Bütçe açığının yeni ve ek vergilerle kapatılmasının sınırına ulaşıldığı, yani kapatılamadığı durumlarda ortaya çıkan bütçe açığı sorununun birinci çözümü, devlet (kamu) giderlerinin azaltılmasından geçer. Devletin küçültülmesi söylemiyle, devletin sosyal harcamalarının kısılması, kamu görevlilerinin sayısının azaltılması vb. uygulamaların amacı bütçe giderlerini azaltmaktır. Böylece bütçe açığı kapatılmaya çalışılır. Burjuva iktisatçılarının terimleriyle söylersek, “kamu finansman gereksinmesi”nin azaltılması, devlet harcamalarının azaltılmasından başka bir şey değildir.
      Kamu (devlet) harcamaları azaltılmasına rağmen bütçe açıkları kapatılamadığı durumda ise, yapılabilecek tek şey, borçlanmaya gitmektir. Burjuva iktisatçılarının “kamu finansman gereksinmesi” adını verdikleri şey, devlet bütçe açıklarının borçlanma yoluyla kapatılması için gerekli olan borçlanma miktarını ifade eder. Borçlanma miktarı (gereksinmesi) ne kadar artarsa, borç faizleri de o oranda yükselir. Borç faiz miktarının artması (bütçe faiz yükü) ise, devlet giderlerinin (faiz giderleri) daha da artmasından başka bir şey değildir. Böylece bütçe açıklarını kapatmak amacıyla kamunun gerçekleştirmiş olduğu borçlanma, faiz giderlerinin artmasına, dolayısıyla bütçe açığının büyümesine yol açar.
      İşte bu durumda, borç verenler, borç alan ülkenin bütçesinin ne kadar “faiz dışı fazla” (faiz ödemeleri dışındaki bütçe dengesi) verdiğine bakarlar. Bir ülkenin “faiz dışı fazla”sı ne kadar yüksek olursa, o ülkenin borçlarını (asıl olarak borç faizlerini) ödeyebilme olanağı da o kadar yüksek olur. IMF’nin klasik “istikrar tedbirleri”nin amacı da, her zaman bütçe gelirlerinin faiz dışı bütçe giderlerinden fazla olmasını sağlamaya yönelik olmuştur.[2*]
      Buraya kadar her şey “yoluna” girmiş görünmektedir: Bir ülkenin kamu giderleri kamu gelirlerinden fazladır, dolayısıyla bütçe açık vermektedir. Bir yandan bütçe giderleri kısılırken, diğer yandan bütçe gelirleri (vergiler yoluyla) artırılmaya çalışılmıştır. Buna rağmen bütçe açığı kapatılamaz hale gelmiş ve kamunun borçlanması kaçınılmaz olmuştur. Bütçe açığı borçlanma yoluyla kapatılırken, borç faiz ödemeleri yeni giderler olarak ortaya çıkar. Ülke bütçesi “faiz dışı fazla” vererek borç faizlerini ödemektedir, yani borçlarını çevirebilmektedir. İşler “tıkır”ındadır.
      Aradan zaman geçer. Her ne kadar borçlu ülke borç faizlerini zamanında ödeyebiliyorsa da, bütçe açıkları borçlanma yoluyla finanse edildiği sürece borç miktarı artar. Borç miktarındaki artış, borç faiz miktarının da artmasını beraberinde getirir. Böylece artan borç miktarı borç faiz miktarının artmasına, borç faiz miktarının artması bütçe açığının büyümesine yol açarak kısır bir döngü oluşturur. Eğer ülke, artan borçlanmaya paralel olarak artan borç faiz ödemelerini yapabilecek kadar bütçe gelirlerini artırabilirse (ki bu GSMH’daki ya da yeni ölçütle GSYH’daki büyümeye paralel olarak artar), bu kısır döngü sonsuza kadar sürebilecekmiş gibi bir “algı” yaratır.
      Burada kamunun “finansman gereksinmesi”, bütçenin “faiz dışı fazla” miktarı, kamu borçlarının GSMH’ya oranı gibi bazı “makro” ekonomik göstergeler devreye girer. Eline kalem-kağıt alan herkes hesap yapmaya başlar: Kamunun “finansman gereksinmesi”, yani bütçe açığını kapatabilmesi için gerekli borçlanma miktarı şu kadarsa, borç faiz oranı bu kadarsa, kamunun faiz ödemesi şu kadar olacaktır. Kamu şu kadar “faiz dışı fazla” verdiğine göre, şu faiz oranından şu kadar faiz ödeyebilecektir, dolayısıyla da şu kadar borçlanmaya gidebilecektir. GSMH’nın (GSYH’nın) büyüme oranı şu kadar olduğuna göre, kamu gelirleri şu kadar artacak, dolayısıyla da kamu şu kadar borçlanabilecektir.
      Artık her şey borçlanmaya, borç faizlerini ödemeye indirgenmiştir. Bu da, “Bizim gibi iç sermaye birikimi yeterli olmayan ülkeler kaçınılmaz olarak dış kaynak bulmak zorundadır” söylemiyle meşrulaştırılır. Böylece dış borçlanma “bizim gibi” ülkelerin “normali” olarak kabul edilir. İç sermaye birikimi “yeterli” olmadığından dış borçlanmaya gitmenin “normalleştirildiği” bir ülkede her şey dış borçlanmaya endekslenir. Bunun sonucu olarak da, dış borç miktarı, bütçe açığı ve dış borç ile bütçe açığının GSYH’ya oranı gibi “makro” ekonomik göstergeler devreye girer.
      Kriz dönemlerinde “makro” ekonomik göstergeleri baş tacı edenler de “mikro iktisatçılar”dır. Ancak “makro iktisat”a birden geçilmemiştir.
      Önce “mortgage krizi” (ipotekli konut kredisi krizi) ortaya çıktı. “Mortgage krizi”nin başlangıç tarihi Temmuz 2007 olsa da, Mart 2008’de ABD ekonomisinin “resmen” (NBER “Business Cycle” ölçüsüne göre) “resesyon”a (durgunluk) girmesiyle birlikte tüm iktisatçılar tarafından “kriz” olarak kabul edildi. Ancak “mortgage krizi” yalın bir “finans krizi” olarak görüldüğünden “makro” ekonomik göstergeler ve “makro iktisat” fazlaca ilgi uyandırmadı. Bunun yerine Lehman Brothers’ın iflasıyla birlikte “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” kredi kuruluşları ve bankalar kurtarılmaya başlandı. Devlet hazinelerinden “toksit kağıtlar”ın satın alınması için bir çırpıda trilyonlarca dolar ihraç edildi. Hiç kimse devlet hazinelerinin “büyük” kredi kuruluşları ve bankaları kurtarma operasyonunda kullandığı trilyonlarca doların “kaynağı”nı sormadı.
      Ardından Ekim 2008’de İzlanda “iflas” etti. Ama İzlanda da “makro iktisat”ın anımsanmasını sağlamadı.
      Ve Temmuz 2009’da ABD “resmen” “resesyon”dan çıktı. Böylece “mortgage krizi” atlatılmış ve her şey kriz öncesine dönmüştü. Recep Tayyip Erdoğan’ın sözüyle, “mortgage krizi” herkesi ve her ülkeyi “teğet” geçmişti! Ama İrlanda “borç krizi” eşiğindeydi. Bu bir parça “makro iktisat”ın canlanmasına yol açtıysa da, İrlanda’nın “borç krizi” ABD’nin “mortgage krizi”nin “artçı sarsıntısı” olarak “algılandı”.
      Mart 2010 Yunanistan krizi patlak verdi. Artık adıyla-sanıyla “borç krizi”nden söz edilmeye başlandı. Artık “kamu borç stoku”, “GSYH”, “bütçe açığı”, “cari açık” vb. “makro iktisat” terimleri sıkça kullanılır oldu. Hemen paralelinde Portekiz “kriz”inin ortaya çıkmasıyla birlikte, “borçların yeniden yapılandırılması”, “finansal yardım paketleri” konuşulur oldu. AB Merkez Bankası ile IMF devreye girdi. Yine de hiç kimse IMF’nin “istikrar tedbirleri”ni aklına bile getirmedi.
      İrlanda, Yunanistan, Portekiz derken İspanya ve İtalya sıraya girdi. Artık adıyla-sanıyla “borç krizi” yayılmaya başladı. İşte tam bu noktada Türkiye ekonomisinin “aşırı ısınması”ndan, dış ticaret açığının, dolayısıyla cari açığın “çok büyüdüğünden” söz edilerek, “makro iktisat” yeniden hortladı!
      Bugün için sorun, AB’nin güney sahillerini kapsayan bu yeni “borç krizi”nin ne kadar yaygınlaşacağı, Türkiye’yi ne kadar sarmalına alacağı ve “dünya borç krizi” haline dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
      Şüphesiz bu soruları yanıtlayabilmek için, her şeyden önce “kriz ülkeleri” ile “potansiyel kriz ülkeleri”nin “makro” ekonomik göstergelerine bakmak gerekmektedir. Bu da, yirmi yıldır egemen olan ve hergün “medya”nın “ekonomi haberleri”nde yeniden üretilen “mikro iktisat”ın yıkılışı ve “makro iktisat”ın yükselişi demektir.
 
İrlanda
GSYH Kamu Borç Stoku Cari Denge Bütçe Açığı
(Milyar €) (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı %
2006

177,3

44,0

24,8

-6,3

-4,1

5,1

2,9

2007

189,4

47,4

25,0

-10,1

-5,3

0,1

0,1

2008

180,0

79,8

44,3

-10,2

-5,7

-13,2

-7,3

2009

159,6

104,8

65,7

-4,9

-2,9

-22,8

-14,3

2010

153,9

148,1

96,2

-1,1

-0,7

-49,9

-32,4

Kaynak: OECO, Economic Outlook, Haziran 2011; Eurostat, 2011.

       
      İrlanda’nın “makro veriler”ine baktığımızda 2008 yılı bir “kırılma” yılı olarak ortaya çıkmaktadır. İrlanda, ABD’nin Mart 2008’de “resmen” durgunluğa girmesiyle adı konulan “mortgage krizi”nin ilk vurduğu ülke olmuştur. Daha önceki yıllarda fazla veren İrlanda bütçesi 2008 yılında GSYH’nın %7,3’ü kadar bütçe açığı vermiştir. Cari açık GSYH’nın %5,7’si olurken, kamu borç stoku 2007’ye göre %68 artarak GSYH’nın %44,3 büyüklüğüne ulaşmıştır. 2009 yılında cari açığı kapatmak için alınan önlemler etkili olmuşsa da ekonomi küçülmüş (-%11,3), bütçe açığı rekor düzeye ulaşmış ve “borçların çevrilebilirliği”ni sağlamak amacıyla AB’den sağlanan “fonlar”la kamu borç stoku %31 artarak GSYH’nın %65,7’sine yükselmiştir.
      2010 yılında alınan tüm önlemlere rağmen ekonomideki küçülme devam etmiş, kamu borç stoku %41 artarak GSYH’nın %96,2’si düzeyine yükselmiştir. Bütçe açığı ise, yeni bir rekor kırarak GSYH’nın %32,4’üne yükselmiştir.
      Açıktır ki, bu durum bir “kriz durumu”dur, yani İrlanda ekonomisi kesinkes kriz içindedir.
     

KRİZ DURUMU VE
KRİZİN KAYNAKLARI


      Kriz, herhangi bir çelişkinin derinleşmesi ve had safhaya ulaşması durumudur. Ekonomik krizlerin temel nedeni ise, kapitalist üretimin toplumun mutlak tüketim gücüne göre geliştirilmesi ile kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir. Bu nedenle gerçek krizlerin son nedeni, metaların ve sermayenin aşırı-üretimidir. Kapitalist ekonominin aşırı-üretimi anlaşılmadan ekonomik krizler anlaşılamaz.
      Herşeyden önce bilinmesi gereken, aşırı-üretimin kapitalist sistemin irsi hastalığı olduğudur. Diğer bir deyişle, tek tek ülkelerden ve sektörlerden bağımsız olarak kapitalizmin yapısal sorunu aşırı-üretimdir. Aşırı-üretim ortaya çıktığında, yani kitlelerin tüketim gücünün sınırlarının ötesinde metalar üretildiğinde, bu aşırı üretilmiş metaların satılması, yani bu metalara yeni ve ek talep yaratılması sorunu yaşamsal bir sorun olarak ortaya çıkar. Burada bireysel kapitalistin “pazarlama yeteneği” sadece kendisinin krizden daha az etkilenmesine yönelik bir sonuç yaratır. Kriz ya da aşırı-üretim krizi genel bir durumdur, bireysel ya da sektörel kapitalist üretimin ötesinde tüm sistemin, tüm sektörlerin talep sorunuyla yüzyüze gelmeleridir.
      Aşırı-üretim koşullarında devletin, kapitalist devletin asli görevi de yeni ve ek talep yaratarak aşırı-üretimin krize yol açmasının önüne geçmektir. Dolayısıyla aşırı-üretimin ortaya çıktığı her durumda kapitalist devlet (kamu) harcamalarını artırır. Böylece devlet bütçesi yoluyla aşırı-üretime belli bir talep yaratılır. Devlet bütçesinin gelirleri artırılmaksızın devlet harcamalarının artırılması da bütçe açıklarına yol açar.[3*] Bütçe açıkları da devletin borçlarının artmasına neden olur. Böylece kapitalist aşırı-üretim sorunu, devlet borçları sorunu olarak biçim değiştirir.
      Kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle birlikte aşırı-üretim sorunu tek tek ülkelerin sorunu olmaktan çıkmış, sistemin bütününün sorunu haline gelmiştir. Bu yüzden tekil ülkede ortaya çıkan bütçe açığı ve kamu borçlarının artışı o ülkenin iç dengesindeki bozulmayla ortaya çıkmaz. Tüm ülkeler emperyalist dünya sisteminin (“global ekonominin”) parçası durumudadır, dolayısıyla sistemin genelindeki dengelere bağımlıdırlar. Bu dengede belirleyici olan emperyalist ülkelerdir. Bu nedenle de, sistemin bütünündeki aşırı-üretim sorunu, hemen her zaman emperyalist ülkelerdeki (özel olarak da egemen emperyalist ülkedeki) aşırı-üretim tarafından belirlenir.
      Aşırı-üretim sorununa karşı emperyalist ülkelerin ilk yaptığı iş, bağımlı ülkelerde yeni ve ek talep yaratmaktır. Bu da bağımlı ülkelerin (geri-bıraktırılmış ülkeler) iç pazarının genişletilmesi demektir. Geri-bıraktırılmış ülkelerin iç pazarlarındaki her genişleme, emperyalist ülkelerdeki meta ve sermayeye yeni talep yaratarak aşırı-üretimin kısmen emilmesine yol açar. Yani emperyalist ülkelerin aşırı-üretim sorunu, emperyalizmin pazar sorunudur, kendi aşırı-üretim sorununu ihraç ederek geri-bıraktırılmış ülkeler aracılığıyla çözmeye çalışmasıdır. Böylece kapitalist aşırı-üretim sorunu, emperyalist dünya sisteminin sorunu haline dönüşür.
      Bugün İrlanda’dan Yunanistan’a kadar tüm “kriz” ülkelerinde ortaya çıkan durum, genel olarak emperyalist ülkelerin, özel olarak Amerikan emperyalizminin “mortgage kredileri” yoluyla ek talep yaratması sonucu ortaya çıkan 2007 “mortgage krizi”nin ürünüdür. Yani “kriz ülkeleri”, doğrudan emperyalist ülkelerin “mortgage krizi”nin bedelini ödemektedirler.
      “Mortgage krizi”, aşırı üretilmiş, dolayısıyla kâr oranları düşen sermayeye (üretken sermaye ile para sermayeye) ek talep yaratılması amacıyla ipotekli konut kredilerinin aşırı (yani kitlelerin ödeme güçlerinin çok ötesinde) artırılmasının sonucu ortaya çıkmıştır. Aşırı kredi veren ve dünya kredi hacminin büyük bölümünü sağlayan kredi kuruluşları, geri ödemelerin yapılamaması karşısında zora düşmüşler ve iflas noktasına gelmişlerdir. Onların iflası, dünya çapındaki para-sermayenin iflas etmesi, değersizleşmesi demek olduğundan, emperyalist ülkelerin devlet (kamu) müdahalesi kaçınılmaz olmuştur. Bu müdahalede sadece ABD Merkez Bankası bu kredi kuruluşlarına 5,1 trilyon dolar aktarmıştır.[4*]
      “Mortgage krizi”nin ilk etkisi ABD’de otomotiv sektöründe ortaya çıkmıştır. ABD’de otomobil satışları 2008’in Aralık ayında %35,6 düşmüştür. Buna paralel olarak otomobil üretimi de %38,3 azalmıştır.
 
ABD Otomobil Üretimi
(Bin adet) Değişim %
2006

11.946

-8,7

2007

11.260

-4,6

2008 Aralık

10.752

-38,3

2008 Toplam

8.672

-19,0

2009

5.709

-34,4

2010

7.743

35,3

Kaynak: U.S. Federal Reserve Board of Governors.

       
      Aynı durum diğer sanayi kollarında da ortaya çıkmış ve ABD ekonomisi 2009 yılında %2,6 küçülmüştür. Aynı yıl bütçe açığı GSYH’nın %10,5’ine ulaşmıştır.
 
ABD Bütçe Dengesi
Milyar $ GSYH’ya Oranı %
2007

-315

-2,2

2008

-755

-5,3

2009

-1.477

-10,5

2010

-1.512

-10,3

Kaynak: Bureau of Economic Analysis, Haziran 2011.

       
      Diğer emperyalist ülkelerde de benzer durum ortaya çıkmıştır.
 
Almanya

GSYH İmalat Sanayi Bütçe Dengesi
Milyar € Büyüme Oranı (%) Milyar € Büyüme Oranı (%) Milyar € GSYH’ya Oranı %
2007

2.436

2,7

518,4

5,8

6,5

0,3

2008

2.478

1,0

504,2

-2,7

2,8

0.1

2009

2.395

– 4,7

408,8

-18,9

-72,9

-3.0

2010

2.494

3,6

463,7

13,4

-82,6

-3.3

Kaynak: Eurostat, 2011.

       
      Emperyalist ülkelerdeki “finansal kriz”in ilk etkisinin kredi yoluyla talep yaratılan sanayi üretiminde ortaya çıkması hiç de şaşırtıcı değildir. Doğal olarak “ipotekli konut kredisi”nde meydana gelen kriz kredi hacminin daralmasına yol açarak aşırı-üretim sorununu görünür hale getirmiştir.
      Emperyalist ülkelerdeki sanayi ve finans sektöründeki krizin, az ya da çok hızla diğer ülkelere yayılması sonucu, başta İrlanda olmak üzere Güney Avrupa ülkeleri birbiri ardına krize girmiştir. İrlanda, Portekiz ve Yunanistan krizleri, emperyalist ülkelerdeki krizin bu ülkelere ihraç edilmesinin ürünüdür. Bu durum “globalizmin” bir sonucu olmayıp, emperyalist sistemin genel kuralıdır.
     

KRİZİN YAYILMASI VE
KRİZ KARŞITI ÖNLEMLER


      Yukarda gördüğümüz gibi, emperyalist ülkelerdeki “mortgage krizi”, her şeyden önce iç kredi hacminde bir daralmaya yol açarak iç talebin düşmesine neden olmuştur. Bu da emperyalist ülkelerdeki aşırı-üretim sorununu daha yakıcı hale getirmiştir.
      Talepteki düşme üretimdeki düşüşe yol açarak aşırı-üretimin hızını yavaşlatmışsa da, emperyalist tekellerin kârlarındaki düşüş, kaçınılmaz olarak yeni talep yaratılmasını yaşamsal hale getirmiştir.
      Her zaman olduğu gibi iç talepteki düşme, dış talepte genişlemeyle telafi edilmeye çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak da, emperyalizme bağımlı ülkelere yönelik ihracat artmıştır. Ve yine her zaman olduğu gibi, bu ihracat artışı dış kredilerle (dış borçlanma) sağlanmıştır. Bu da, bağımlı ülkelerde, bir yandan dış borçların artmasına, diğer yandan dış ticaret açığının büyümesine neden olmuştur. Dış ticaret açığındaki büyüme de, kaçınılmaz olarak cari işlemler açığının büyümesine yol açmıştır.
 
Yunanistan
GSYH Kamu Borç Stoku Cari Denge Bütçe Açığı

(Milyar €) (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı %
2006

211,3

204,4

96,7

-23,8

-11,2

-12,1

-5,7

2007

227,1

216,4

95,3

-32,6

-14,4

-14,5

-6,4

2008

236,9

237,2

100,1

-34,8

-14,7

-23,1

-9,8

2009

235,0

298,5

127,0

-25,8

-11,0

-36,3

-15,4

2010

230,2

328,5

142,7

-24,1

-10,5

-24,2

-10,5

Kaynak: OECO, Economic Outlook, Haziran 2011; Eurostat, 2011.

 
 
Portekiz

GSYH Kamu Borç Stoku Cari Denge Bütçe Açığı

(Milyar €) (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı %
2006

160,3

111,5

63.9

-17,2

-10,7

-6,5

-4,1

2007

169,3

115,6

68.3

-17,2

-10,2

-5,4

-3,2

2008

172,0

123,1

71.6

-21,7

-12,6

-6,2

-3,6

2009

168,6

139,9

83.0

-18,1

-10,7

-17,1

-10,1

2010

172,7

160,5

93.0

-16,9

-9,8

-15,8

-9,1

Kaynak: OECO, Economic Outlook, Haziran 2011; Eurostat, 2011.

 
      “Mikro iktisatçı”ya göre, “finanse edildiği sürece cari açık sorun değildir”. Bu anlayışa göre, cari açığın finansmanı sorundur. Finansman denilen ise, dış borçlanmadan başka bir şey değildir. Ama büyüyen cari açığın finanse edilmesi dış borçların artmasına ve dış borçların artması da kamunun faiz giderlerinin artmasına yol açar. Şüphesiz kamunun faiz giderlerinin artması, bütçe gelirlerinde eş değer bir artış olmadığı koşullarda bütçe açıklarına yol açar. Böylece sadece cari açığın finansmanı değil, ek olarak bütçe açıklarının finansmanı sorunu da ortaya çıkar. Bu süreç sarmal biçimde sürüp gider, ama sonsuza kadar gitmeyeceği açıktır.
      Portekiz ve Yunanistan krizleri, Fransa ve Almanya merkezli kredi hacmindeki daralmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Fransa ve Almanya merkezli kredi hacmindeki daralma da, “mortgage krizi”nde iflas noktasına gelen finans kuruluşlarının devlet müdahalesiyle kurtarılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bütçe açıklarının finanse edilmesi amacıyla iç borçlanmaya gidilmesinin ürünüdür.
 
Almanya
İç Borç
Fransa
İç Borç
Toplam Artış Miktarı Artış Toplam Artış Miktarı Artış
Milyar € Milyar € % Milyar € Milyar € %
2007

1.579

7,1

0,5

1.212

61,6

5,4

2008

1.644

65,3

4,1

1.319

107

8,8

2009

1.761

116,6

7,1

1.493

174,2

13,2

2010

2.080

318,8

18,1

1.591

98,4

6,6

Kaynak: Eurostat, 2011.

 
      Tabloda görüldüğü gibi, “mortgage krizi”yle birlikte son üç yılda Fransa ve Almanya’nın kamu borçlarının toplamı %32 (800 milyar €) artmıştır. Doğal olarak, Fransa ve Almanya kendine bağımlı ülkelerin bütçe ve cari açıklarını daha fazla finanse edebilecek durumda değillerdir. Bunun sonucu olarak da Portekiz ve Yunanistan daha fazla borçlanmanın ötesinde, varolan borçlarını çeviremez duruma düşmüştür. Böylece adıyla-sanıyla “borç krizi” ortaya çıkmıştır.
      Dış borçların Almanya ve Fransa tarafından finanse edilemediği ve edilmek istenmediği bir dönemde, Portekiz ve Yunanistan’ın borçlarını “çevirebilmek” için “istikrar tedbirleri” uygulamaktan başka seçenekleri yoktur. Çok iyi bilindiği gibi, bu “istikrar tedbirleri”, IMF’nin klasik istikrar tedbirlerinden başka bir şey değildir.
      IMF’nin klasik istikrar tedbirleri de üç başlık altında toplanır:
      1) Dış borçların ödenmesi ya da çevrilebilir hale gelmesi: İhracatın artırılması amacıyla “gerçekçi kur uygulaması”na gidilmesi, yani devalüasyon yapılması. (Para politikası).
      2) Bütçe açığının kapatılması: Maaş ve ücretlerin dondurulması, kamu harcamalarının kısılması (özellikle memurların sayısının azaltılması), verimsiz kamu kuruluşlarının tasfiyesi, vergi gelirlerinin artırılması (özellikle ve ilk planda KDV oranlarının yükseltilmesi) vb. tedbirler alınması. (Maliye politikası).
      3) Yeni ve taze para bulunması: Kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi, doğrudan sermaye yatırımlarının daha fazla teşvik edilmesi. (Dış ticaret politikası).

      IMF’nin bu klasik istikrar tedbirleri uygulandığında,maliye politikalarının sonucu olarak iç talepte daralma meydana gelir ve para politikasının sonucu olarak da enflasyonda artış ortaya çıkar. Bu iki sonuç da üretimde kesintiye yol açarak işsizliğin artmasına neden olur.
      Özetle, IMF’nin klasik istikrar tedbirleri, emperyalist ülkelerin aşırı-üretim sorununun bedelinin bağımlı ülkelerin halklarına ödettirilmesinin en kestirme yoludur.
      Kriz karşıtı önlemler böylesine klasik olmakla birlikte, Portekiz ve Yunanistan tek para birimi olarak Euro’yu kullanmaktadırlar. Bu da “para politikası”nın uygulanmasını engellemektedir. Bunun yerine Avrupa Finansal İstikrar Fonu aracılığıyla ek dış borç verilmesi gündeme getirilmektedir. Bu da “borç krizi”nin daha da büyümesine yol açmaktadır.
      Diğer yandan “borç krizi” içindeki bu ülkelerin AB üyesi olması “dış ticaret politikası”nın etkisini de sınırlamaktadır. Sonuçta “klasik istikrar tedbirleri”nden geriye sadece “maliye politikaları” kalmaktadır. (Bu durum İrlanda için de geçerlidir.) Bu nedenle, Avrupa’da üç ülkedeki “borç krizi”, giderek ağırlaşan ve uzayan bir süreç ortaya çıkarmaktadır.
      Şimdi sorun, bu ağırlaşan ve uzayan süreçte Avrupa’nın diğer borçlu ülkelerinin ne kadar borçlarını çevirebilecekleri ve dünya çapında bir “borç krizi” yaratıp yaratmayacağı sorunudur.
     

DÜNYA BORÇ KRİZİNİN
DİNAMİKLERİ


      Bugün İrlanda’da başlayıp Portekiz üzerinden Yunanistan’a uzanan “borç krizi”nin ne ölçekte bir Avrupa borç krizine dönüşeceği tartışılmaktadır. Olası bir Avrupa borç krizinin de dünya borç krizini tetikleyeceği kesindir.
      İspanya ve İtalya “Avrupa borç krizi”nin aday ülkeleri olarak ortaya çıkmaktadır. Şimdi krizde oldukları her türlü tartışmanın dışında olan İrlanda, Portekiz ve Yunanistan için kullandığımız “makro” ekonomik göstergeler temelinde bu iki ülkeye bakalım.
 
İspanya
GSYH Kamu Borç Stoku Cari Denge Bütçe Açığı
(Milyar €) (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı %
2006

984,3

389,5

39,6

-88,3

-9,0

19,8

2,0

2007

1.053,5

380,7

36,1

-105,3

-10,0

20,1

1,9

2008

1.088,1

433,6

39,8

-104,7

-9,6

-45,2

-4,2

2009

1.053,9

561,3

53,3

-54,5

-5,2

-117,3

-11,1

2010

1.062,6

638,8

60,1

-48,4

-4,6

-98,2

-9,2

2011/I

263,3

679,7

-

-17,1

-6,5

-

-

Kaynak: OECO, Economic Outlook, Haziran 2011; Eurostat, 2011.

 
      2010 verilerine göre 1,4 trilyon dolarlık GSYH ile dünyanın 11. büyük ekonomisine sahip olan İspanya’nın kamu borç stoku 2008 yılından itibaren büyümeye başlamış ve 2010 yılında GSYH’nın %60’ına ulaşmıştır. Portekiz’de GSYH’nın %93’üne ve Yunanistan’da %147’sine ulaşan kamu borç stokuyla karşılaştırıldığında, İspanya’nın kamu borç stoku çok büyük ve “tehlikeli” boyutta görünmemektedir. Üstelik AB’nin ünlü “Maastricht Kriterleri”[5*] açısından da kamu borç stoku kabul edilebilir düzeydedir. Cari açık ise, 2007’de GSYH’nın %10’u düzeyindeyken, 2010’da %4,6’ya düşmüştür.
      Bu iki “makro” ekonomik göstergeye göre İspanya ekonomisi kriz ülkelerinden (İrlanda, Portekiz ve Yunanistan) çok daha iyi durumdadır. Aynı biçimde 2009 yılında (cari fiyatlarla) %3 küçülen ekonomi 2010 yılında %1 düzeyinde de olsa büyümüştür. Diğer yandan İspanya’nın 2010 yılındaki cari açığı 48,4 milyar € düzeyinde olup, GSYH’ye oranı %4,6’dır. Bu dört göstergeye göre İspanya’nın ekonomik bir krize ya da “borç krizi”ne düşmesi çok uzak bir olasılık olarak görünmektedir.
      İspanya ekonomisinin en ciddi sorunu bütçe açığı olmaktadır. İspanya’nın bütçe açığı 2010 yılında GSYH’nın %9,2’si düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu düzey Portekiz ile Yunanistan’ın bütçe açığının arasında bir yerdedir. Öte yandan “bütçe finansmanı”, diğer tanımla “bütçe borçlanma gereği” Yunanistan’ın dört katı ve Portekiz’in altı katı büyüklüğündedir (98,2 milyar €). “Mikro iktisatçı” diliyle söylersek, bu bütçe açığı da “finanse edilebilir olduğu sürece sorun değildir”.
      İspanya ekonomisinin “makro” ekonomik göstergeleri böyle olmasına karşın, neden “piyasa aktörleri” ve Dünya Bankası ekonomistleri İspanya’nın “borç krizi”ne girebileceğinden söz etmektedirler? Bunun yanıtı, yıllık “makro” ekonomik verilerde değil, cari “makro” verilerdeki değişikliklerde yatmaktadır.
      İspanya’nın kamu borç stoku 2011 yılının ilk çeyreğinde %6,4 artmıştır. Oysa 2010 yılının tamamında kamu borç stokundaki artış oranı %13,8’dir. Cari açık ise, 2011 yılının ilk çeyreğinde GSYH’nın %6,5’ine yükselmiştir. Yıl sonu itibariyle cari açık beklentisi 60 milyar € (GSYH’nın %5,5’i) düzeyindedir. Bu koşullarda İspanya’nın cari açığı kapatabilmesi için 60 milyar € (84 milyar $) dış borçlanmaya ve bütçe açığını kapatabilmesi için de yaklaşık 100 milyar € (140 milyar $) iç borçlanmaya gitmesi gerekmektedir. Bu durum (“borçlanma gereği”), diğer “borç krizi” içindeki ülkelerde olduğu gibi faiz oranlarının yükselmesine yol açmaktadır. Faiz oranlarındaki yükselmenin sonucu ise, kamu bütçesinin faiz ödemelerinin artmasıdır. Bu da, kamu harcamaları kısılmadığı ve vergi gelirleri artırılmadığı sürece “borçlanma gereğinin” artması demektir.
 
10 Yıllık Devlet Tahvillerinin Faiz Oranları
Haz. 2010 Ocak 11 Şubat 11 Mart 11 Nisan 11

Haz. 11
Almanya

2,54

3,02

3,20

3,21

3,34

3,06

2,89

Kıbrıs

4,60

4,60

4,60

4,60

4,60

4,60

5,78

İtalya

4,10

4,73

4,74

4,88

4,84

4,76

4,82

İspanya

4,56

5,38

5,26

5,25

5,33

5,32

5,48

Türkiye

9,85

8,82

9,27

9,37

9,14

9,25

Portekiz

5,54

6,95

7,34

7,80

9,19

9,63

10,87

İrlanda

5,31

8,75

9,10

9,67

9,79

10,64

11,43

Yunanistan

9,10

11,73

11,40

12,44

13,86

15,94

16,69

Kaynak: ECB ve European Commission.

       
      İtalya, her şeyden önce, potansiyel kriz ülkesi İspanya’dan ve halen “borç krizi” içindeki ülkelerden farklı olarak emperyalist bir ülkedir. Yani İtalya, ülke içi sermaye birikimine sahip olan ve bu sermayeyi ihraç eden bir ülkedir. “Gelişmiş ülke”, yani kapitalizmin iç dinamikle geliştiği bir ülke olduğu için, aynı zamanda sanayi malları ihraç eder.
 
İtalya
GSYH Kamu Borç Stoku Cari Denge Bütçe Açığı

(Milyar €) (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı % (Milyar €) GSYH’ya Oranı %
2006

1.485,4

1.584

106,6

-38,3

-2,6

-49,9

-3,4

2007

1.546,2

1.602

103,6

-37,7

-2,4

-23,5

-1,5

2008

1.567,8

1.667

106,3

-45,5

-2,9

-42,7

-2,7

2009

1.519,7

1.764

116,1

-30,3

-2,0

-81,7

-5,4

2010

1.548,8

1.843

119,0

-53,5

-3,5

-71,2

-4,6

2011/I

378,0

1.868

-22,3

-5,9

Kaynak: Banca d’Italia, Mayıs 2011.

       
      Bu özelliğine rağmen İtalya’nın 2009 yılında dış ticareti %27 oranında azalmıştır. İmalat sanayi malları ihracatındaki azalış %30 düzeyinde gerçekleşmiştir. 2010 yılında belli ölçüde dış ticaret canlanmışsa da 2008 yılı seviyesine ulaşamamıştır. Ancak 2010 yılında cari açık 2008 yılına göre %17 artmıştır. Bunun sonucu olarak da uzun vadeli faiz oranları yükselmiştir.
 
İtalya’nın Dış Ticareti
(Milyar €)
İhracat İthalat İmalat Sanayi Dengesi Dış Ticaret Dengesi
Toplam İmalat Sanayi Toplam İmalat Sanayi
2007

364,7

142,1

373,3

105,7

36,3

-8,6

2008

369,0

139,3

382,1

101,5

37,8

-13,0

2009

291,7

107,0

297,6

74,7

32,4

-5,9

2010

337,6

122,8

365,0

92,9

29,9

-27,4

Kaynak: Eurostat, 2011.

 
      Tüm bu olgular, 2007 “mortgage krizi”yle birlikte dünya kredi hacmindeki daralmanın “borçlanma sorunu” ortaya çıkardığını göstermektedir. Büyük ölçüde kredi yoluyla finanse edilen dünya ticareti, kredi hacmindeki daralmaya paralel olarak gerilemiştir. Bu durum, bir yandan aşırı-üretim sorununu daha yakıcı hale getirirken, diğer yandan ticaretin finansmanı sorununu, yani aşırı-üretime talep yaratma sorununu ağırlaştırmıştır. Bu koşullarda kredi hacminin “türev araçlarla” büyütülmeye çalışılması, başta altın olmak üzere pek çok mal ve hizmetin fiyatlarının artmasına yol açarak enflasyonun yükselmesine neden olmaktadır.
      Bugün Avrupa’daki üç ülkeyi kapsayan “borç krizi” yayılma potansiyeli taşırken, aynı zamanda faiz oranlarının yükselmesi ve enflasyonun artması yönündeki dinamikleri belirginleştirmiştir.
      Şüphesiz Avrupa’da baş gösteren “borç krizi”nin Avrupa’daki yayılmasından daha çok, dünyanın diğer ülkelerine yayılması yeni bir “dünya borç krizi”nin patlak vermesine yol açacaktır. Bu gelişmede belirleyici olan ABD’deki gelişmelerdir. ABD’deki gelişmeler “borç krizi”nin, başta Latin-Amerika ülkeleri olmak üzere dünya çapında yayılmasına neden olacaktır.
      Dün olduğu gibi bugün de “dünya borç krizi”nden söz edilebilmesi için, her şeyden önce emperyalizme bağımlı büyük geri-bıraktırılmış ülkelerin kriz içine girmeleri gerekir. Bunun belirleyicileri ise, Meksika ve Brezilya’dır. Her ne kadar Türkiye’nın dünyadaki gelişmelerden “ayrıştığı” ileri sürülse de, mevcut Avrupa “borç krizi”nin en şiddetli biçimde yansıyacağı ülkelerden birisidir.

 
Brezilya
GSYH
(Cari Fiyatlarla)
(Milyar $)
Dış Borçlar Kamu Borç Stoku

Cari Denge

Bütçe Açığı
Kamu
(Milyar $)
Özel
(Milyar $)
Toplam
(Milyar $)
İç Borç
(Milyar $)
Toplam
(Milyar $)
GSYH’ya Oranı % (Milyar $) GSYH’ya Oranı % (Milyar $) GSYH’ya Oranı %
2006

1.089

71

102

173

537

608

55,8

13,6

1,3

31,6

-2,9

2007

1.367

66

127

193

797

863

63,1

1,6

0,1

26,0

-1,9

2008

1.651

63

135

198

642

705

42,7

-28,2

-1,7

19,8

-1,2

2009

1.598

69

129

198

951

1.020

63,8

- 24,3

-1,5

55,9

-3,5

2010

2.090

70

187

257

1.102

1.172

56,1

-47,4

-2,3

60,6

-2,9

2011 Mart -

68

208

276

1.173

- - - - - -
Kaynak: Banco Central do Brasil, 2011.

 
 
Türkiye
GSYH
(Cari Fiyatlarla)

(Milyar $)

Dış Borçlar Kamu Borç Stoku Cari Denge Bütçe Açığı
Kamu
(Milyar $)
Özel
(Milyar $)
Toplam
(Milyar $)
İç Borç (Milyar $) Toplam
(Milyar $)
GSYH’ya Oranı
%
(Milyar $) GSYH’ya Oranı %

(Milyar $)

GSYH’ya Oranı %
2006

526,4

86

110

186

187

273

51,8

-32,2

-6,1

-4,1

-0,8

2007

648,6

89

160

249

210

299

46,1

-38,4

-5,9

-11,1

-1,7

2008

742,1

92

188

280

229

321

43,3

-42,0

-5,8

-13,8

-1,9

2009

616,7

97

172

269

225

322

52,2

-14,0

-2,3

-38,2

-6,2

2010

735,8

101

189

290

246

347

47,2

-48,4

-6,6

-27,1

-3,7

2011 Mart -

106

193

299

232

338

- - - - -
Kaynak: İMF; TCMB;TÜİK; 2011.

       
      ABD’deki gelişmeler, özellikle FED’in faiz oranlarını yükseltmesi, bir yandan para-sermayenin yönünün ABD’ye ve ABD bonolarına dönmesine yol açarken, diğer yandan emtia fiyatlarının yükselmesine ve giderek enflasyonda yükselişe yol açma eğilimindedir. Ancak aşırı-üretim sorunu ve bu soruna karşı kredi yoluyla yeni ve ek talep yaratılması (tüketimin artırılması) olgusu, kredi hacmindeki büyümeye paralel olarak gelişir. “Tüketici kredileri” yoluyla artan tüketim (talep), doğrudan “talep enflasyonu”na (arz-talep yasası gereği) yol açar. Öte yandan kredi faizlerinin yükselmesi üretim maliyetlerinin yükselmesine, dolayısıyla da “maliyet enflasyonu”na neden olur.
      Bugün Türkiye ekonomisindeki “ısınma”, düşük kur politikasıyla ithalata dayalı tüketimin artmasının bir sonucudur. Bu, bir yandan dış ticaret açığının, dolayısıyla cari açığın büyümesine neden olurken, diğer yandan banka kredilerindeki artışa paralel olarak artan iç talebin büyümesine neden olur.
      T.C. Merkez Bankası’nın banka kredilerinin genişlemesini önlemeye yönelik aldığı “zorunlu karşılık oranlarını” yükseltme kararı “talep enflasyonu” yönündeki gelişmenin önünü almaya yöneliktir. Bu yolla, kredi hacmi daraltılarak, krediyle büyüyen talebi sınırlandırma amaçlanmaktadır. “Zorunlu karşılık oranları”nın yükseltilmesi, bankaların kredi maliyetlerini artırarak ve bu yolla daha az kredi vermeleri sağlanarak iç talebi düşürme yönünde etkide bulunsa da, faiz oranlarının yükselmesine, dolayısıyla üretim maliyetlerinin yükselmesine yol açar. Talep ve maliyet yönündeki enflasyonist baskı, şu ya da bu oranda enflasyonun yükselmesi sonucunu vererek ülkedeki tüm ekonomik dengelerin (ki ekonominin dengesi emperyalist ülkelerde oluştuğundan “dengesiz denge”dir bu) bozulmasına neden olur.
      Özetlersek, büyüyen cari açık, dış borçlanma “gereğinin” artmasına (dış borç talebi), dış borçlanma “gereğinin” artması da dış borç faiz oranlarının yükselmesine yol açarak, kamunun faiz ödemelerinin büyümesine yol açar. Kamunun faiz ödemelerinin büyümesi, bütçe açığının büyümesine, “bütçe finansman ihtiyacı”nın artmasına, kamu borçlarının yükselmesine ve sonuçta kamu faiz ödemelerinin bir kez daha artmasına yol açar.
      Bütçe açıklarının büyümesi, bir yandan borçların büyümesine yol açarken, diğer yandan vergi gelirlerinin artırılmasına yol açarak, hem reel gelirlerin düşmesine, hem de maliyetlerin yükselmesine neden olur. Hem faiz artışından, hem de vergi artışından kaynaklanan maliyet artışı, fiyatların genel düzeyini yükselterek enflasyona yol açar. Böylece sorun, cari açık sorunu olmaktan çıkar, doğrudan geniş kitleleri etkileyen enflasyon sorunu haline dönüşür.
      Bu olguların ışığında Brezilya ve Türkiye ekonomisine bakalım.
      Brezilya’nın GSYH’sı Türkiye’nin 2,5 katı büyüklüğünde olmakla birlikte, gerek kamu borçları, gerekse cari ve bütçe açığı büyüklükleri birbirine yakındır. Bu yönüyle, Brezilya ekonomisi ile Türkiye ekonomisinin birbiriyle benzeş olduklarını söylemek pek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla birisini etkileyen ekonomik gelişmeler, diğerini de aynı biçimde ve oranda etkileyecek niteliktedir. Yine Brezilya ve Türkiye’ye “sıcak para” girişi (kısa vadeli borçlar) ve özel sektörün dış borç stoku sürekli artmaktadır. Kısa vadeli faiz oranları, Brezilya’da (Selic) %12,2, Türkiye’de %9’dur. Merkez Bankasının gösterge faiz oranları, Brezilya’da %3,25, Türkiye’de %6,25’dir.
      2011 yılının ilk üç ayında Brezilya’nın dış borçlarının %75’i (208 milyar $) özel sektör borçlarıdır. Bunun %27,5’i (57,4 milyar $) kısa vadeli borçlardır (“sıcak para”). Aynı dönemde Türkiye’nin dış borçlarının %64,6’sı (188,7 milyar $) özel sektör borçları olup, bunun %36,5’i (70,5 milyar $) kısa vadeli borçlardır.
      Görüldüğü gibi, Brezilya ile Türkiye’nin “ekonomik kaderi” neredeyse birbirine benzeştir. Bu koşullarda her iki ülkenin de “kaderi”, ABD’nin (FED) faiz oranlarına ve dünya kredi hacmindeki değişmeye bağlıdır. Eğer FED (ABD Merkez Bankası) faiz oranlarını yükseltirse, zaten “mortgage krizi” nedeniyle daralmış olan dünya kredi hacmi daha da daralacak ve ABD dışındaki ülkelerin dış borç faiz oranları yükselecektir. Kısa vadeli faiz oranlarının %10’lar düzeyinde olduğu bir süreçte, ABD’deki faiz oranlarındaki yükseliş, Brezilya ve Türkiye’nin dış borç faiz oranlarının yükselmesine ve borçlanmanın zorlaşmasına yol açacaktır.
      Artan dış borç faiz oranlarının ilk ve en büyük etkisi, şüphesiz özel sektörde ortaya çıkacaktır. Özel sektörün kredi maliyetinin artması, üretim maliyetinin artmasına yol açacağından “maliyet enflasyonu” ekonomilerin en büyük sorunu haline gelecektir. Maliyeti yükselmiş, dolayısıyla fiyatları artmış metaların ihracatı ise, daha zor ve daha az olacaktır. İhracatta meydana gelecek düşüşler, bir kez daha cari açık üzerinde etkide bulunarak, açığın büyümesine yol açar.
      Bu durumda cari açığı düşürmenin tek yolu, ulusal paranın değerinin düşürülmesinden geçmektedir. Bu da açık biçimde ulusal paranın devalüe edilmesi demektir. Ulusal paranın devalüe edilmesi ise, ithal malların fiyatlarının yükselmesine yol açarak, bir kez daha iç piyasada enflasyonun artmasına yol açar. Özellikle 2000’li yıllarda doğrudan ithalata bağlı büyüme ve ucuz ithal mallarına dayalı tüketim koşullarında, büyüme ve iç tüketim düşecektir.
      Öte yandan bankaların kredi maliyetlerinin yükselmesi tüketici kredi faizlerinin yükselmesine yol açarak, tüketici kredilerine dayalı iç tüketimi azaltacaktır. Bunun etkisi ise, iç ticaretin daralması sonucu “çarşı esnafı”nın zora düşmesi olacaktır.
      Sonuçta, gerek tüketici kredi faizlerindeki yükselme, gerekse mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artış (enflasyon) nedeniyle geniş kitlelerin tüketim düzeyi ve kaçınılmaz olarak yaşam düzeyi düşecektir. Bu düşmenin boyutları da, ülkelerdeki ekonomik krizin boyutlarını belirleyecektir.
      Bugün, 2000’li yıllarda dünya kredi hacminin “türev araçlarla” genişlemesi sonucu finanse edilen ithalatla büyüyen ülke ekonomileri “tüketim cenneti”nin sonuna gelmişlerdir. 1980’lerdekine benzer bir “dünya borç krizi” kapıya dayanmıştır. Bu kriz, ne ölçüde ötelenirse ötelensin kaçınılmazdır.
     

NE YAPMALI?


     
      Şüphesiz T. Özal yıllarının “köşe dönmeci” ve “pragmatist” zihniyetinin egemen olduğu, “soyut gelecek için somut bugünden vazgeçilemez” diye düşünüldüğü ve “an”ın yaşandığı bir toplumsal ilişkiler dünyasında ilk akla gelen soru, tekil ve bireysel düzeyde insanların “ne yapması gerektiği” sorusu olmaktadır. “Ekonomi medyası”nda sıkça sorulduğu gibi, elinde parası olan, kriz koşullarında artan enflasyona karşı parasını korumak için dolara mı, euroya mı, yoksa altına mı yatırmalıdır? türünden sorular, bu toplumsal ilişkiler içinde en çok ilgiye mazhar olan sorular durumundadır.
      AKP’li Başkanvekili Bülent Gedikli’ye göre, “Dünya ekonomisinde kara bulutlar gözükmeye başladı. Muhtemelen dünya ekonomisinde bir kriz olacak. Türkiye’ye olumsuz etkileri olacaktır. O yüzden tedbirli olun. Ne varsa onu tutun. Fazla harcamayın. Gelişigüzel harcamamak lazım.”
      Başbakan yardımcısı Ali Babacan’a göre ise, “2008 - 2009 krizinin izleri henüz silinmiş değil. Hatta tam tersine risk göstergelerine baktığımızda ciddi riskler hemen kapımızda bekliyor. Son derece ihtiyatlı gitmemiz gereken bir dönemdeyiz”.
      Başbakan Recep Tayyip Erdoğan büyük “ekonomik bilgi”sini konuşturarak şunları söyledi: “Daha önce ‘teğet geçecek’ dedim. Bu defa pek teğet geçeceğe de benzemiyor. Daha iyiyiz, daha güçlüyüz. Hiç endişeniz olmasın. Herkes mümkün olduğunca şuna dikkat etmeli; biz bir şeyi ayırt etmemiz lazım, verim ekonomisini mi savunacağız, israf ekonomisini mi savunacağız. Eğer israf ekonomisiyle hareket etmezsek, verim ekonomisinin safında yer alırsak hiç endişeniz olmasın. Harcamanı da buna göre yapmaya devam et. Ama tabii ki israf, her zaman için herkesi tehdit eder. Aileleri de, iş adamlarını da, aynı şekilde devleti de... Biz bugün eğer güçlüysek, bilesiniz ki kamu harcamalarında yaptığımız tasarruflardandır.”
      Görüldüğü gibi, dünya çapında bir “kriz” olacağı konusunda “devlet büyükleri” tam bir “mutabakat” içindedirler. Her ne kadar Recep Tayyip Erdoğan bu krizin “teğet bile geçmeyeceği”ni söylüyorsa da, herkesin “harcamaları” kısması gerektiğinde diğerleriyle hemfikirdir.
      Açık ki, “devlet büyükleri” de geniş kitlelerin eskisi gibi tüketemeyeceklerini bilmektedirler. Artık herkes az tüketecektir. Elbette az tüketirken de “çok” tasarruf etmeleri gerekecektir. Sorun “elinde parası olanlar” için “az tüketmek-çok biriktirmek” sorunudur. Ama “elinde parası olmayanlar”, asgari ücretle çalışanlar ve işsizler bu koşullarda “az tüketmek”ten başka seçeneğe sahip değillerdir. Onlar için “biriktirmek” (“tasarruf”), kendi ellerinde olan bir şey değildir. Devlet (kamu) onlar adına ve onlardan “birikim” sağlayacaktır. Bunun için de vergileri artıracaktır.
      “Az tüketmek”, kaçınılmaz olarak ticaretin azalması demektir. Bu da küçük esnafın, küçük ve orta sermayenin darboğaza girmesi, iflas etmesi, kısacası mülksüzleşmesine yol açacaktır.
      Her şeyin bir bedeli vardır. Borçla sağlanan tüketim “cenneti”nde şimdi borçların ödenme zamanıdır. (Bu “cennet”te kırk yıl “cehennem azabı” çekmektense, bir gün “horoz gibi” yaşamayı “felsefe” edinmiş insanlar için, bu söylediklerimizin ve söylenenlerin elbette önemi yoktur.)
      Artık “soyut gelecek için somut bugünden vazgeçmeme” döneminin sonuna gelinmektedir. Yeni ekonomik kriz (“borç krizi”) “anı” yaşamanın, “geleceği” önemsememenin bireylere ve topluma nasıl ağır bedeller ödettiğini yaşayarak öğretecektir.
      Bu öğrenme sürecinde, hala “bir çıkış yolu” arayanlar elbette olacaktır. Hatta toplumun büyük bir kesimi, son on yıllık ekonomik büyüme ve tüketim artışının “uyuşturucu” etkisi altında “bize bir şey olmaz” diyerek (“teğet bile geçmez”!) “anı” yaşamayı sürdürecektir. Aynı kesimler, ekonomik krizin etkisi arttıkça ve belirginleştikçe de, “zaten islamda israf günahtır” diyerek daha az tüketmeyi “tefekkürle” karşılayacaktır.
      Soru çok açıktır: Neden beş ya da on yılda bir herkesin yaşamını etkileyen ekonomik krizler patlak veriyor? Bu bir “kader” midir?
      Şüphesiz emperyalist dünya ekonomisinin bir parçası olunduğu sürece ekonomik krizler bir “makus bir kaderdir”. Ama gerçek sorun, bu “makus kader”in değiştirilip değiştirilemeyeceğidir. Biz, bu “makus kader”in deştirilebileceğini söylüyoruz. Bunun da tek yolu, bu “makus kaderi” değiştirmek için “bir şeyler” yapmaktır.


Dipnotlar

[1*] Tooke’ye göre, “En basit ifadesiyle kredi, bir kimsenin, bir başka kimseye, belli bir miktarda sermayeyi para olarak, ya da para olarak hesaplanan değeri üzerinde anlaşmaya varılmış mallar şeklinde, ve her iki halde de, belli bir vadenin sonunda ödenmek üzere, emanet vermesine yolaçan, sağlam ya da çürük bir temele dayalı güvendir.” (Akt. K. Marks, Kapital, Cilt III, s. 353.)
[2*] Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, devlet bütçe açığının kapatılmasının yolu, bir yandan bütçe gelirlerini (vergiler yoluyla) artırmak, diğer yandan bütçe giderlerini azaltmaktan geçer. Bu da IMF’nin “istikrar tedbirleri”nde ifadesini bulan “kemer sıkma” politikasından başka bir şey değildir. Bu “kemer sıkma” politikasının, IMF ile yapılan bir “stand-by” anlaşmasıyla, yani “IMF dayatmasıyla” ya da devletin “kendi iradesiyle” yapılmasının hiçbir önemi yoktur. Asıl olan bütçe açıklarının finanse edilmesi, yani kapatılmasıdır. Diğer bir ifadeyle, kedinin görevi fare tutmaktır; fare tuttuğu sürece, kedinin renginin önemi yoktur!
[3*] Şüphesiz kapitalist ekonominin niteliğini tam olarak bilemeyenler bütçe gelirlerini aşan oranda, yani bütçe açıkları yoluyla aşırı-üretime talep yaratılması yerine “denk bütçe” yoluyla talep yaratılmasının “mantıklı” olduğunu düşüneceklerdir. “Denk bütçe”, yani açık vermeyen bütçe, giderlerin (harcamalar) gelirlere eşit olması durumudur. Ama sorun, kapitalist üretimde ortaya çıkan aşırı-üretime talep yaratılması sorunudur. Dolayısıyla devlet harcamalarının artırılması zorunludur. “Denk bütçe” açısından, harcamalardaki artış kadar gelirlerde artış sağlanması gerekir. Devlet gelirleri ise, asıl olarak vergi gelirleridir. Vergi gelirleri ise, doğrudan tüketicilerin gelirlerinden yapılan bir kesintidir. Bu da kitlelerin tüketiminde eşdeğer bir azalışa yol açar. Artık doğrudan tüketicinin kendi geliriyle sağladığı talep, vergi artışlarıyla devlet tarafından yaratılan bir talep haline gelmiştir. Bu durum hiçbir biçimde yeni ve ek bir talep yaratmaz, sadece talebi yaratan kesim değişmiş olur. Sorun aşırı-üretimdir, yani kitlelerin tüketim gücünü aşan üretimdir. Kitlelerin gelirleri (tüketim gücü) artmaksızın yeni ve ek talep yaratılamaz.
      Yine kapitalist ekonominin niteliğini tam olarak bilemeyenlere bu “çözüm” çok “mantıklı” gelecektir. Madem ortada aşırı-üretim vardır, madem bu aşırı-üretime talep yaratılması gerekir, öyle ise kitlelerin gelirlerinde artış sağlayarak bu ek talep yaratılabilir. Kitlelerin tüketim gücünü artırmak için gelirlerinde artış sağlanması, ücret ve maaşların yükseltilmesi demektir. Ücret ve maaşların yükseltilmesi ise, kapitalist açısından maliyetlerin yükselmesine yol açar. Maliyetlerin yükselmesi kârların düşmesine, giderek kapitalistin zarar etmesine neden olur. Zarar eden kapitalist de, kaçınılmaz olarak ya iflas eder, ya da üretimi durdurur. İflas ya da üretimin durdurulması çalışanların işsiz kalmasına, yani tüm gelirlerini kaybetmesine neden olur. Böylece aşırı-üretime talep yaratmak amacıyla çalışanların gelirlerinde yapılacak artış, her durumda çalışanların işsiz kalmasına ve böylece tüm gelirlerini yitirmelerine yol açarak ters yönde etkide bulunur.
      İşte bu nedenden dolayı bireysel kapitalistin yerini devlet alır ve devlet harcamaları artırılarak kitlelerin tüketim gücü artırılmaya çalışılır. Bu da bütçe açıklarına yol açarak, bireysel kapitalistin sorunu devletin sorunu haline dönüşür.
      Benzer diğer bir yöntem ise, tüketici kredileri ve kredi kartlarıyla bireysel tüketimin artırılmasıdır. Yani kitlelerin gelirlerinin çok ötesinde tüketmelerini sağlamaktır. Mortgage krizinde olduğu gibi, neredeyse hiçbir geliri olmayanlara konut kredisi vererek ek talep yaratılması durumudur. Bireylerin gerçek gelirlerinin üstünde bir “sanal gelir” yaratılarak aşırı-üretime talep yaratılması, devletin gelirlerinin üstünde harcamalar yapmasına benzer sonuçlar üretir. Sadece devlet bütçesi açığının yerine bireysel bütçe açığı geçer ve devlet borçlarının artmasının yerine bireylerin borçları artar.
[4*] Burada bir yanılsamayı, daha doğrusu bir çarpıtmayı düzeltmek gerekir. “Mortgage krizi”, “medya”nın “mikro ekonomistleri”nin sunduğu gibi ABD ekonomisine ilişkin bir kriz değildir. Almanya, Fransa ve Belçika da bu krizin içinde yer almıştır. Almanya’daki hemen hemen tüm eyalet merkez bankalarının mevduatlarının büyük bölümü ABD “mortgage” kağıtlarına yatırılmış ve önemli bir bölümü de iflas eden Lehman Brothers’a verilmiştir. Bunun yanında Almanya’nın en büyük ipotekli konut kredisi veren finans kurumu Hypo Real Estate’nin kurtarılması için Alman devleti 87 milyar euro nakit ve 52 milyar euro garanti olmak üzere 139 milyar euro (194 milyar dolar) harcamıştır.
[5*] Maastricht Kriterleri
      1) Üye ülkelerin kamu açıklarının GSYİH’lerine oranı %3’ü geçmemelidir.
      2) Üye devletlerin kamu borçlarının GSYİH’lerine oranı %60’ı geçmemelidir.
      3) Üye ülkelerde uygulanan uzun vadeli faiz oranları, 12 aylık dönem itibarıyla, fiyat istikrarı bakımından en iyi performansa sahip 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşmamalıdır.








Kurtuluş Cephesi, 122. Sayı, Temmuz-Ağustos 2011