Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!

Açılım... Açılım... Açılım...
Kurtuluş Cephesi

      Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Kıbrıs açılımı, Suriye açılımı, Demokratik açılım...
      Son aylarda bolca ve sıkça duyulan bu "açılımlar"a ilişkin tartışmaları az çok izleyen herkesin görebildiği gibi, Tayyip Erdoğan ve mehteran takımının "açılımlar"ı ve bunun karşısında CHP, MHP gibi "parlamentoda temsil edilen muhalefet partileri"nin tutumu (ki bu tutum, "muhalefet açılıma karşı çıkıyor" şablonu içinde AKP yandaşı "liberaller" tarafından daha baştan belirlenmiştir), "açılımın muhatapları"nın tutumu (örneğin "Kürt açılımı"nda DTP, PKK ve A. Öcalan; Ermeni açılımında Ermenistan ve Ermeni hükümeti, Kıbrıs açılımında Yunanistan ve Güney Rum yönetimi gibi) daha "açılım" açılmadan önce bellidir.
      Kürt, Kıbrıs ve Ermeni açılımını ("üçlü" açılım) solcu, eski-solcu, liberal, neo-liberal ya da sol-liberal olarak sıfatlandırılan ya da kendisini öyle sıfatlayan küçük-burjuva aydınlar (!), "insani", "tarihsel", "demokratik", "AB projesi" vb. gerekçelerle desteklerken; "ulusalcı", "milliyetçi" aydınlar (!), "anti-emperyalist", "anti-globalist", "ulus-devlet", "üniter devlet", "Amerikan planı" vb. gerekçelerle bu "üçlü" açılıma karşı çıkarlar.
      Burada tek tek, hangi kesimin, hangi çıkar grubunun, hangi "aydın" bireyin, hangi siyasal partinin, hangi "sivil toplum kuruluşu"nun nasıl bir tutum aldığını ve bu tutumunu neye dayandırdığını özetlemek bile, neredeyse olanaksızdır. Ancak genel hava içinde, "açılım yanlıları" ile "açılım karşıtları" şeklinde ikiye ayrıldığını, yani kutuplaştığını söylemek pek yanlış olmayacaktır.
      Bu kutuplaşma içinde, AKP yandaşı medya ile "tarafsız" medya, "açılım yanlıları"nı insani, demokratik vb. söylemlerle "iyiniyetliler" olarak sunarken, "açılım karşıtları"nı statükocu, çağdışı, dünyadaki gelişmeleri görmeyen, "çözümsüzlüğü çözüm olarak gören"ler olarak sunar. Öyle ya da böyle, şu ya da bu gerekçe...
      Hangi kesim ve hangi gerekçe alınırsa alınsın, her durumda, "yanlılar" ile "karşıtlar", "açılımlara", yani olgulara nerede durup baktıklarına göre tutum belirlemektedirler.
      Evet, bu nereden dünyaya bakıldığı sorunudur.
      Amiyane deyişlerle, keseden ya da cüzdandan, kalpten ya da yürekten, insancıl ya da hümanist, ulusalcı ya da milliyetçi, demokratik ya da çoğulcu, kim ve hangi kesim olursa olsun, her durumda olguları nasıl tahlil ettiklerine ve nasıl değerlendirdiklerine (yorumladıklarına) bağlı olarak bir tutum sergilerler. Dolayısıyla, "tahlil yöntemi" ve "yorumlama tarzı", bu kesimlerin dünya görüşünü ifade eder ve bu dünya görüşüne göre şekillenir.
      Dünya görüşü ise, şu ya da bu bireyin, şu ya da bu felsefi akımın ya da "ekolün" yandaşı olup olmamasından çok, nesnel olarak, yani kendisinin maddi varlık koşullarının belirlediği sosyo-ekonomik konumuna ve bu konumun gerektirdiği, zorunlu kıldığı ilişkilere ve çıkarlara göre belirlenir.[1*]
      Bu ilişkiler ve çıkarlar, sözcüğün marksist ve toplumsal anlamında sınıfsal ilişkiler ve sınıfsal çıkarlardır. Bir başka ifadeyle, insanların dünya görüşü, bilincinde olsunlar ya da olmasınlar, sınıfsal niteliktedir ve her dünya görüşü belli bir sınıfa ve bu sınıfın çıkarına denk düşer.
      "Ulusal", "global" ya da "enternasyonal" adı verilen her türlü görüş, bu sınıfsal temele göre belirlenmiş genellemelerden ibarettir.
      "Kürtlerin çıkarları" denildiğinde, tek tek Kürtlerin çıkarlarından değil, genel bir çıkardan, "Kürtler" ya da "Kürt" sözcüklerinin içerdiği bireyler topluluğunun genel çıkarından söz edilmiş olunur. Aynı şekilde Ermeni ya da Ermenistan, Kıbrıs ya da Kıbrıslılar aynı şekilde çıkarların genelleştirilmiş birliğini temsil eden sözcüklerdir.
      "Açılım" konusunda en önemli olgu, her durumda değişik ulusların ya da ulusal toplulukların içinde yer aldığı ilişkilerdir. Bu nedenle "ulus" ya da "ulusal çıkar" kavramlarının/sözlerinin sınıfsal içeriği kavranmadan, olgulardaki ulusların çıkarlarını ve konumlarını anlayabilmek de olanaksızdır.
      Ulus
, her şeyden önce kapitalizmin gelişimiyle birlikte gelişen, kapitalist üretim ilişkilerinin egemen sınıfı burjuvaziyle birlikte ortaya çıkmış bir kavramdır ve feodalizme karşı mücadele döneminde burjuvazinin özel-sınıfsal çıkarının "toplumun genel çıkarı" olarak sunulmasının bir ifadesidir. Burjuvazi, yani kapitalizmin egemen sınıfı, kendi özel çıkarını, sınıf çıkarını, toplumun genel çıkarı olarak sunarken, aynı zamanda toplumun tüm kesimlerini bu "genel çıkar" çevresinde bir araya getirir. Belli topraklar üzerinde yaşayan tüm insanların oluşturduğu toplumun, böylesine genel ve ortak çıkar etrafında bir araya gelmesi, birleşmesi, ulusun oluşması, ulusal birliğin sağlanması demektir.
      Bu nedenle, ulus, ulusal birlik ya da ideolojik ifadesiyle "ulusalcılık/milliyetçilik", her durumda burjuvazinin sınıfsal çıkarının toplumun genel ve ortak çıkarı olarak sunulmasının ifadesidir. Doğal olarak, bir sınıfın (burjuvazinin) özel çıkarının genel ve ortak çıkar olarak sunulması, aynı zamanda toplumun tüm kesimlerinin, yani diğer sınıflarının ve tabakalarının çıkarlarının da kısmen bu genel ve ortak çıkar içinde ifade edilmesi, bu çıkarların kısmen karşılanması demektir.[2*]
      İşte burjuva ideolojisi, özel olarak "milli/ulusal" ideoloji, burjuvazinin sınıfsal çıkarını temel alan ve merkeze yerleştiren, bu temelde diğer toplumsal sınıfların çıkarlarının belli ölçülerde ifade edildiği ve karşılandığı (ya da karşılanacağı) bir bütünlük oluşturur.
      "Ulus" kavramı ya da "ulusal çıkar", böylesine egemen sınıfın (burjuvazinin) özel çıkarının toplumun genel ve ortak çıkarı olarak sunulmasının bir ifadesi olduğu gibi, "siyasal kitle partileri" de, yalın biçimde belli bir sınıfın çıkarlarını temsil etmekten çok, "herkesin" çıkarlarını temsil ediyor olarak siyasette yer alırlar. Kimilerinin "merkez partileri" adını verdikleri bu genel ve ortak çıkarları temsil eden partiler, gerçekte asıl olarak özel çıkarını genel ve ortak çıkar olarak sunmayı başaran sınıfın çıkarlarını temsil ederler. Bir başka yönden ifade edersek, belli bir sınıfın ya da tabakanın çıkarlarını savunmak ve gerçekleştirmek amacıyla kurulan her siyasi parti, bu özel çıkarı ne ölçüde genel çıkar olarak sunabilirse, o ölçüde "kitle partisi" haline gelir.
      İşte bu nedenle, şu ya da bu siyasi partinin yahut şu ya da bu biçimde sunulan bir "ulusal çıkar"ın, gerçekte hangi kesimin ya da sınıfın özel çıkarının genelleştirilmiş ifadesi olduğunu saptamak zorunludur. Ve bu saptama, aynı zamanda gelişen siyasal, ekonomik, toplumsal, ulusal vb. olaylar karşısında ve olayların içindeki kesimlerin takındıkları tutumun nedenlerini ve temsil ettiği çıkarları saptamak açısından da önemlidir. Bu saptanabildiği oranda, her kesim, her sınıf, her tabaka, her meslek grubu, kendilerine sunulan genel çıkarın ne ölçüde kendi çıkarını içerdiğini anlayabilir. Daha doğrusu, bir kesimin ya da bir sınıfın (bir siyasi parti aracılığıyla da olabilir, bir ideoloji aracılığıyla da olabilir) özel sınıfsal bir çıkarının genel ve ortak bir çıkar olarak sunulmasında, kendi özel çıkarının nasıl, ne ölçüde ve neden yer aldığının anlaşılması, aynı zamanda bu çıkarın diğer (egemen) özel çıkar tarafından nasıl ve neden kullanıldığının da anlaşılmasını sağlar.
      Örneğin AKP’nin "Ermeni açılımı" ele alındığında, tartışmasız (ama "tartışılan") bir gerçek, bu açılımın doğrudan emperyalizmin, özel olarak da Amerikan emperyalizminin "planlarına" göre yapıldığıdır. Yani genel olarak emperyalist ülkelerin, özel olarak da Amerikan emperyalizminin özel çıkarlarının gerçekleştirilmesini amaçlar. Bütün sorun bu özel çıkarın, "tarafların", yani Ermenistan ve Türkiye’nin özel çıkarlarını da içeren genel bir çıkar olarak nasıl biçimlendirilip sunulacağıdır. İster dünya enerji kaynaklarının denetimi açısından ele alınsın, ister emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarları açısından ele alınsın, her durumda "Ermeni açılımı", emperyalizmin bölgedeki çıkarlarını gerçekleştirmek için, olası ve varolan müttefiklerinin çatışmalarının sona erdirilmesi demektir. Ermenistan ile Türkiye arasındaki "ulusal çatışma", açıktır ki, Kafkas bölgesinde Sovyetler Birliği’nden günümüze kadar emperyalizmin kesin denetime sahip olamamasında önemli bir yere sahiptir. Bu çatışma nedeniyle bölgedeki ülkeler üzerinde, özel olarak da Ermenistan üzerinde kesin bir egemenlik kuramayan emperyalizm, Türkiye’nin "Ermeni açılımı"yla, Ermenistan’ın "özel çıkarını", yani "ulusal" taleplerini kısmen karşılayacağı görünümü ve söylemi altında "bölgesel çıkarlar" adına (ya da Tayyip Erdoğan ve mehteran takımının çok sevdikleri ifadeyle "win-win"le) çatışmayı sona erdirerek, egemenliğini kesinleştirmek istemektedir.
      Emperyalizmin böyle bir "açılım" sonrasında ortaya çıkacağı varsayılan "çözüm"le birlikte Kafkas bölgesinde ne kadar güçleneceği her türlü tartışmanın dışındadır. Bunun, Amerikan emperyalizminin Rusya üzerindeki baskısını yoğunlaştırması ve enerji kaynaklarının ve taşıma yollarının denetimini mutlak biçimde ele geçirmesi açısından yeri ve önemi de her türlü tartışmanın dışındadır.
      Neo-liberal ya da sol-liberal ve hatta Ermeni soykırımıyla Ermenilerin yaşadığı "büyük trajedi"ye "insani" açıdan karşı çıkan herhangi bir "aydın" "ezberden" şöyle söyleyecektir:
      "Ne olmuş yani! Elbette, Amerika böyle bir "barış projesi"ni ortaya atarken, bunu Türklerin ve Ermenilerin kara kaşı, kara gözü için yapacak değil ya! Elbette Amerika’nın bundan çıkarı olacak, ne olmuş yani!" Ve ekleyecektir, "Böyle olsa da, Türkler ve Ermeniler arasındaki düşmanlığın sona erdirilmesi gerekli değil mi? Onlarca yıldır iki tarafın düşman olmasından kim kazançlı çıktı? Oysa iki taraf anlaşsa, sınırlar açılsa, karşılıklı ticaret gelişse, Azerbaycan-Gürcistan-Ceyhan gibi uzun ve uzun olduğu için pahalı olan petrol ve doğal gaz boruları Ermenistan üzerinden geçirilse, bundan kim zararlı çıkar ki!"
      Görüldüğü gibi, emperyalizmin, özel olarak da Amerikan emperyalizminin çıkarları baştan kabul edilirken, aynı zamanda bu çıkarın gerçekleştirilmesiyle birlikte Ermenis-tan’ın ve Türkiye’nin de bundan çıkar sağlayacakları söylenmektedir. Yani emperyalizmin özel çıkarı, Ermenistan ve Türkiye’nin özel çıkarlarıyla harmanlanarak genel çıkar haline getirilmektedir. Bu "genel ve ortak" çıkar da, alışılagelen "piyasa" kurallarına uygun olarak, yani şirketlerde hisse oranına göre kârdan pay alınması kuralına göre paylaştırılmaktadır. Doğal olarak en büyük "hissedar" Amerika olduğu için, en büyük payı da o alacaktır. Ermenistan, bu hisse dağılımında "küçük ortak" olduğu için en küçük payı alırken, Türkiye’de kendi boyu kadar pay alacaktır.
      İşte hakkaniyetli çözümün adilane paylaşımı!
      Ancak buraya kadar çıkarlar ve kazanımların paylaşımı anlaşılıyor olsa da, Ermenistan ve Türkiye’nin "küçük hissedar" olarak yer aldıkları emperyalizmin "genel çıkar" sunumundaki "küçük hissedarlar"ın "ulusal çıkarları"nın (Ermenistan ve Türkiye tanımlarıyla devlet biçiminde sunulan, gerçekte ise Ermeni ve Türk ulusunun çıkarları anlamına gelen) hangi özel çıkarı temsil ettiği henüz açıklık kazanmamıştır.
      "Türk ulusu" (aynı şekilde "Ermeni ulusu"), yukarda ifade ettiğimiz gibi, "ulus" kavramının içerdiği sınıfsal bir temele sahiptir. "Türk ulusunun çıkarı" (ya da "Ermeni ulusunun çıkarı"), bizim adına oligarşi dediğimiz, baştan emperyalizmin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmış yerli burjuvazinin (sanayi ve ticaret burjuvazisinin) toprak sahipleriyle oluşturmuş olduğu egemen sınıf ittifakının "özel çıkar"ının genel çıkar olarak sunulmuş ifadesidir. Tıpkı emperyalizmin "Ermeni açılımı"ndaki sunumu gibi, bu "özel çıkar", Türkiye toplumunun genel çıkarı gibi sunulmak durumundadır. Bu yapılabildiği ölçüde, özel çıkar, genel çıkar adına gerçekleştirilmiş olacaktır. Ve öyle sunulmalı ve toplum tarafından öyle kabul edilmelidir ki, sonuçta toplumun çoğunluğu, tıpkı neo-liberal, sol-liberal tipler gibi, "ne olmuş yani!"yle başlayan yanıtlar vererek bu genel çıkarı savunabilmelidir.
      AKP yandaşı medya ve neo/sol liberallerin sunumuna göre, Ermenistan’la olan sorunların "çözümü" için sınır kapısının açılması "herkesin çıkarınadır"!
      Ermenistan’la sınır olan illerin çıkarınadır, çünkü sınırın açılmasıyla birlikte "bavul ticareti" ve "sınır ticareti" gelişecek, esnafın yüzü gülecek, kamyonculara iş çıkacak, tüccar daha fazla mal satabilecektir!
      Sınırın açılması Ermenilerin çıkarınadır, çünkü bu yolla işsiz Ermeniler Türkiye’de iş bulabilecek, Ermeni köylüsü ürünlerini satacak, Ermeni tüccarı ticaret yaparak zenginleşecektir!
      Türkiye’deki "herkesin" çıkarınadır, çünkü Ermenistan’la "dostluk" aynı zamanda Azerbaycan petrol ve doğal gazının Avrupa’ya aktarılması için en kısa yol açılmış olacak, Nabuko projesi daha ucuza mal edilecek ve boru hattı sayesinde Türkiye "çook" kazanacaktır! Turgut Özal döneminin ünlü sözüyle, bu boru hattından elde edilen gelir de, Türkiye insanına, "yol, su, köprü, kanalizasyon" olarak geri dönecektir! (Bu türden "özel çıkar"ın ulusal "genel çıkar" olarak sunulmasının pek çok örneği verilebilir.)
      Ancak yine de AKP ile CHP-MHP arasında (tüm "açılım"larda olduğu gibi) "Ermeni açılımı" konusunda uzlaşmaya varılamamıştır. AKP’nin "Türkiye’nin çıkarına" dediği her şey, CHP ve MHP tarafından "Türkiye’nin ulusal çıkarına aykırı" olarak kabul edilmektedir. Yani genel sunumdaki "genel çıkar"da ifadesini bulan "özel çıkar", CHP ve MHP tarafından "çıkar" olarak kabul edilmemektedir.
      CHP ve MHP’ye göre, Türkiye’nin "çıkarı", "dost, kardeş ve akraba Azerbaycan"la birlikte olmaktır. (CHP, MHP’den farklı olarak, Azerbaycan "kardeşliği"nin yanında Ermenistan "dostluğu"nun da "ulusal çıkara" uygun olduğunu söylemekle birlikte, Azerbaycan’a rağmen Ermenistan "dostluğu"yla ortaya çıkacak olan "çıkar"ı tek başına kabul etmemektedir.)
      Ne söylenirse söylensin, nasıl karşı çıkılırsa çıkılsın, nasıl savunulursa savunulsun, her durumda AKP, CHP ve MHP’nin parti olarak temsil ettikleri sınıfların ve kesimlerin kimler olduğu ve bunların "çıkarı"nın ne olduğu bilinmediği sürece, bu siyasal tartışmada neyin ne olduğunun anlaşılması olanaksızdır.
      MHP, açık biçimde, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığıyla birlikte ortaya çıkan "Türki cumhuriyetler" pazarına yönelmiş küçük ve orta sermaye kesiminin siyasal temsilcisidir. Diğer bir ifadeyle, oligarşi dışında yer alan, tekelleşememiş burjuvazinin "Türki cumhuriyetler" pazarındaki çıkarlarının temsilcisidir. Milliyetçi/şovenist, pan-türkist söylemi, böyle bir çıkarı temsil etmesi için uygun bir ideolojik zemin teşkil etmiştir.
      Özellikle Şubat 1994 ekonomik kriziyle birlikte, oligarşi ile oligarşi dışındaki sömürücü sınıflar (tekelleşememiş Anadolu burjuvazisi) arasındaki çelişkinin keskinleşmesi ve oligarşi ile bu sınıflar arasında 12 Eylül döneminde oluşturulmuş olan "consensus"un bozulması karşısında emperyalizm-oligarşi ikilisinin bulduğu formül, oligarşi dışındaki sömürücü sınıfların bir bölümünü "dış ticarete" ve "dış pazarlara" yöneltmek olmuştur. İşte bu durumda, MHP, "Türki cumhuriyetler" pazarına yönelen kesimin siyasal temsilcisi olarak öne geçerken, MSP-RP (ya da bugünkü haliyle SP ve AKP) "islam ülkeleri" pazarına yönelen kesimin temsilcisi olmuştur.
      Zaman içinde "Türki cumhuriyetleri seferi" büyük ölçüde başarısızlığa uğramış (Çalık grubunun Türkmenistan’daki "başarısı", Fettullahçıların bu ülkelerdeki "okulları" dışında), buraya yönelmiş olan sermaye kesimleri büyük bir hüsran içinde ülkeye geri dönmüşlerdir. Ama "islam ülkeleri" pazarına yönelen kesim, daha şanslı olmuş ve yeni finansal kaynaklarla daha da güçlenmiştir.
      Şimdi yeni bir dünya ekonomik bunalımı koşullarında, "islami sermaye" denilen kesim pek çok pazarını yitirmiştir. Özellikle tefeci-tüccar sermayesi ("islami sermaye"), bu pazar yitirmesi karşısında kendi siyasal partisinden, yani AKP’den kendisine yeni pazarlar bulmasını talep etmiştir. İşte AKP’nin "Ermeni açılımı"nın arkasında yatan "özel çıkar", bu tefeci-tüccar sermayesinin dünya ekonomik bunalımı koşullarında ihracatta meydana gelen büyük düşüşlerde ifadesini bulan pazar kaybını belli ölçülerde telafi etmeyi ifade eder.
      Bu tefeci-tüccar sermayesi için Azerbaycan pazarı önemsenmeyecek kadar küçük bir pazardır. MHP’nin temsil ettiği orta sermaye açısından, Azerbaycan pazarının (belli bir süre için olsa da) yitirilmesi yaşamsal nitelikteyken, AKP’nin temsil ettiği "islami sermaye" açısından önemsizdir. Bu da "Ermeni açılımı" karşısında iki partinin karşıtlığının maddi ve sınıfsal temelini oluşturur. (Nahçıvan-Azerbaycan hattındaki "mafya" ilişkileri ve "kara para" ticareti de MHP’nin tavrında etkin bir unsurdur.)
      Böylece emperyalizmin çıkarını ifade eden "Ermeni açılımı", AKP açısından belli bir "özel çıkar"ı kapsarken, MHP açısından ters yönde bir "çıkar"ı temsil etmektedir. AKP, kendi "yandaşları"na[3*] çıkar sağlayabildiği ölçüde gücünü sürdüreceği için de, MHP’nin siyasal parti olarak çıkarına ters düşmektedir.
      AKP’nin "Ermeni açılımı"nın arka planında yer alan bu sınıfsal çıkarlar, ne denli emperyalizmin çıkarıyla birleştirilerek "genel çıkar" olarak sunulsa da, somutta Türkiye halkının sınırlı bir kesimini ilgilendirmektedir. Dolayısıyla "Ermeni açılımı"nın gerçekleştirilmesi için gerekli olan "kamuoyu"nun oluşturulması için Ararat-Ağrı söylemi devreye sokulmaktadır.
      Bu Ararat-Ağrı söyleminin asıl savunucuları, kendi halinde, ideolojisiz ve kendisini hümanist ve demokrat kabul eden küçük-burjuva aydınlarıdır. Çok küçük bir azınlık dışında bu ideolojisiz-tarafsız aydınların "Ermeni açılımı"ndan doğrudan maddi bir çıkarları yoktur. Bu nedenle de "kamuoyu"nun oluşturulmasında "tarafsız" bir hakem konumunda etkin unsurlar olarak devreye sokulmaktadır.
      Bu olgu, burjuvazinin özel çıkarının toplumun genel çıkarı olarak sunulmasında "ideologların" yerine getirdikleri işlevin bu tür küçük-burjuva aydınları tarafından yerine getirilmesidir, yani bunlar, yanılsamalar üretilmesinin aracıdırlar.
      Burada Ararat-Ağrı söylemiyle üretilen yanılsama, "Ermeni açılımı"nda çıkarı olan sınıfların çıkarlarını gözden uzaklaştırarak, sorunu yalın bir "insancıl" soruna, yani Ermeni soykırımıyla ortaya çıkan "trajediye" dayandırmaktır. Ve bu kendisini ideolojisiz-tarafsız ve demokrat/hümanist sanan birey, ülkemizde kapitalizmin emperyalizmin çıkarlarına bağlı olarak yukardan aşağı, dış dinamikle geliştirilmesinin ürünü olarak gerçek bir ulusal burjuvazinin olmamasından kaynaklanan burjuva ideolog[4*] eksikliğini özgün biçimde gidermeye çalışır. Ama o, hem kendisinin ne olduğu konusunda, hem de yaptığı işte "iyiniyetli" ve "inanmış" bir kişidir. Bu nedenle de, "öyle olsa da, başka bir yığın çıkar işin içine girse de, Ermenilerin acılarını paylaşmanın ne sakıncası var?" diyerek konuşur. Ve ekler, "Ermeni-Türk dostluğundan kim zararlı çıkacaktır ki! Bundan insanlık kazanacaktır!"
      Böylece, genel olarak emperyalizmin, özel olarak Türkiye’de AKP’nin temsil ettiği tefeci-tüccar sermayesinin çıkarlarına denk düşen bir "Ermeni açılımı"nda bu çıkarların Türkiye toplumunun "genel çıkarı" olarak sunulması için tüm "silahlar" savaş alanına sürülmektedir.
      Şüphesiz Türkiye’deki bu "kamuoyu hazırlama" çalışmalarının Ermenistan’daki en büyük destekçisi Ermeni tüccarlarıdır, ticaret burjuvazisidir. Böylece Türkiye-Ermenistan "yakınlaşması", Türkiye’deki tefeci-tüccar sermayesi ile Ermeni tüccar sermayesinin "kardeşliği"ne, çıkarlarının özdeşliğine dayanır. Ama ideolojik olarak "tüccar zihniyeti"nin "kârın kaynağı ticarettir" ve "ticaret evrensel kardeşlik bağı kurar" yanılsaması buna eşlik eder.[5*] Hz. Muhammet’in ticaret yapmasını "sünnet" olarak kabul eden bir "islamcı" için bu yanılsama "allahın emri"nden başka bir şey değildir; ümmetçilik görünümü altında kozmopolitizmdir.
      Buraya kadar örnek olarak "Ermeni açılımı"nı ele alarak, bu "açılımlar"ın temelinde yatan sınıfsal çıkarların neler olduğunu göstermeye çalıştık. Burada şöyle bir soru kaçınılmaz olarak sorulacaktır: Tamam, her "açılım" belli sınıfsal çıkarlara denk düşmektedir, ama bu "açılım"ların halklar arasında dostluk ve kardeşlik bağlarını pekiştirmeyeceği söylenebilir mi? Böyle bir dostluk ve kardeşlik bağının kurulması proletaryanın sınıfsal çıkarlarıyla örtüşmez mi? Ulusal düşmanlığın hangi sınıfsal çıkarla olursa olsun ortadan kaldırılması iyi bir şey değil mi?
      Böyle bir soru ne kadar doğalsa, bundan çıkartılabilecek sonuç da o kadar doğaldır: Öyle ise, AKP’nin "açılımları" neden desteklenmesin!
      Önce "ortak" noktanın altı çizilmelidir: Bu "açılımlar", kesinkes tüm halkların, tüm ulusal topluluğun ortak çıkarlarını temsil etmez. Tümüyle özel bir kesimin, özel bir sınıfın çıkarlarını gerçekleştirmeyi amaçlar. Bugün için bu özel çıkar, emperyalizm ve Türkiye’deki tefeci-tüccar sermayesi ittifakının çıkarıdır.
      Bu nedenle, soru şöyle ortaya konulmalıdır: Bu ittifakın (emperyalizm, özel olarak Amerikan emperyalizmi ile tefeci-tüccar sermayesi ittifakı) özel çıkarı, ne ölçüde halkların ya da ulusların genel çıkarıyla çakışır?
      Genel olarak söylersek, ulusal burjuvazi ile halkın çıkarlarının ortaklaştığı tek durum, burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesi durumudur. Bu mücadele sürecinde sanayi burjuvazisi ile ticaret burjuvazisi bir bütün olarak (ulusal burjuvazi olarak) feodalizmin tasfiyesi, kapitalizmin gelişimi ve ulusal birliğin sağlanması açısından ortak çıkarı temsil ederler. Tek başına ticaret burjuvazisi, ulusal değil, uluslararasıdır, dolayısıyla kozmopolittir. Kendisi için "ulusal devlet", sadece uluslararası ticareti kolaylaştıran bir araçtır ve kolaylaştırdığı sürece önem taşır. Sanayi burjuvazisi gibi "taşınmaz mal"a ve ücretli-emeğe gereksinmesi olmadığı için de, "toprak/vatan" sadece pazardan ibarettir. Hiç bir toprak, ticaret burjuvazisinin kök salmasını gerektiren bir madde değildir, çünkü onun kök salmaya gereksinmesi yoktur. Onun tek istediği şey, ticaret, daha fazla ticarettir. Bunun için ulusal devlet sınırları, tıpkı feodal dönemdeki yerel devletçikler gibi, ticaretini engellemediği sürece sadece harita üzerinde çizilmiş çizgilerden ibarettir. O, denizcilikte olduğu gibi, kendi çıkarına en uygun olan ülkenin bandırasını çekerek gemisini yürütür.
      Türkiye somutunda olduğu gibi, ticaret burjuvazisi için, hangi ulusun sanayicisinin ürününü sattığının hiç bir önemi yoktur. Önemli olan metadır, meta değişimidir. Bir ulustan bir başka ulusa ihracat ne kadar kârlıysa, tüccar o ulusun vatandaşıdır, o ulusun metalarının satışından kâr elde eder. 19. yüzyılın "serbest ticaret" yandaşları gibi, ticaretle insanların kardeşleştiğine, geri bölgelere medeniyet getirdiğine inanır. Ama tarihte sadece ticaret yüzünden meydana gelmiş o büyük savaşlar, yine tüccarların "kardeşliği"nin düşmanlığa nasıl kolayca dönüşebildiğinin kanıtlarıdır.
      Marks’ın sözüyle, "Egemen bir duruma ulaştığında tüccar sermayesi her yerde bir yağma düzeninden yanadır, ve bu nedenle, eski ve yeni zamanlarda tüccar uluslar arasında gösterdiği gelişme, daima, yağmayla, korsanlıkla, köle hırsızlığı ile ve sömürgelerin ele geçirilmesi ile doğrudan doğruya elele gitmiştir; Kartaca’da, Roma’da ve daha sonraları, Venedikliler, Portekizliler, Hollandalılar, vb arasında olduğu gibi."[6*]
      Her ne kadar bunlar tarihsel kanıtlarsa da, yine de pragmatizmin egemen olduğu ve üstelik tarih bilincinin neredeyse tümüyle yok edildiği bir dönemde böylesi tarihsel kanıtlar ve tarihsel olaylar ikna edici değillerdir, ikna edici kanıtlar olarak kabul edilmezler. Böylesi dönemde, önemli olan "işbitiricilik"tir (günlük dilde sıkça ifade edildiği gibi, "yiyorlar, ama iş de yapıyorlar").
      Kapitalizmin en temel sorunu aşırı-üretimdir. Sıkça yinelediğimiz gibi, kitlelerin sınırlı tüketimi karşısında kapitalist üretimin mutlak biçimde artmasıyla ortaya çıkan aşırı-üretim, tanımın kendisinde ifadesini bulduğu gibi, üretilen metaların satılamaması, elde kalması demektir.
      Burada altı çizilmesi gereken birinci yan, metaların üretilmiş olması, ama kitlelerin alım gücünün, yani talebin çok üstünde üretilmiş olmasıdır. İkincisi ise, üretilmiş, aşırı üretilmiş metaların satılması zorunluluğudur.
      Böylece aşırı-üretim sorunu, üretim sorunu olmaktan çıkıp metaların satışı sorunu, yani ticaret sorunu halini alır. Aşırı-üretimin olduğu her durumda, üretim gerçekleştirilmiş olduğundan, her şey bu üretilmiş metaların satışına yönelir. İster kredi yoluyla olsun (büyük devlet kredilerinden tüketici kredilerine kadar), ister fiyat rekabeti yoluyla olsun, ister siyasi egemenlik aracılığıyla olsun, yapılması gereken ve yapılan tek şey aşırı-üretilmiş metalar için pazar bulmaktır. İşte tüccarın, ticaret sermayesinin ve ticaretin devreye girdiği, sanki en temel ekonomik faaliyetmiş gibi göründüğü yer burasıdır.
      Sıkça "ekonomistler" tarafından dile getirilen, "AKP’nin en büyük avantajı elverişli uluslararası konjonktürdür" sözü, gerçekte emperyalist dünya sisteminin aşırı-üretiminin ulaştığı boyutu ifade eder. 1990’lardan itibaren giderek şiddetlenen aşırı-üretim sorunu, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığı koşullarında "yeni pazarlar"ın açıldığı umuduyla kredilerin aşırı ölçüde büyümesiyle aşılmaya çalışılmıştır. Herkesin yaşayarak da gördüğü gibi, bu aşırı kredi, önce 1997 Asya Krizini, ardından 2000 dünya krizini ve ardından da 2008-2009 finans krizini doğurmuştur.
      Aşırı-üretim koşullarında (ki bu durum kapitalizmin irsi hastalığıdır) ticaretin ve tüccarın öneminin artmış gibi görünmesi, emperyalizme bağımlı ülkelerin iç pazarının daha da genişletilmesi zorunluluğunun yansısıdır. Pazarların yatay olarak geliştirilmesinin sınırlarına ulaşıldığı her durumda, bu pazarların derinliğine büyütülmesi emperyalist ekonomilerin yaşam sorunudur. 2000’li yıllarda "üretim"den daha çok "ticaret"in öne geçmesi de bu sorunun yakıcı biçimde ortaya çıkmasının görüngüsüdür. Günlük dilde "uygun uluslararası konjonktür" denilen de, bu pazar sorununun ticareti öne çıkarmasından başka bir şey değildir.
      1980’lerde Türkiye’de ithalatın "liberalize edilmesi" nasıl ki iç pazara emperyalist ülke mallarının dolmasını sağlamışsa, 2008 Ekiminde başlayan dünya bunalımı bu ithalatın (emperyalist ülkeler açısından ihracat) durmasına yol açmıştır. Tefeci-tüccar sermayesinin çıkarlarını gerçekleştiren AKP, bir yandan emperyalist ülke mallarının ülke içi ticaretini alabildiğince kolaylaştırırken, diğer yandan gerek bu malların, gerekse kendisinin küçük ve orta sermayesiyle ürettiği malların (bisküvi vb.) ülke içinde ve dışında satışı için "her yolu" denemektedir. Ülke içi pazarın daha fazla mal (örneğin bisküvi) tüketemeyeceği koşulda, "yeni pazarlar" zorunlu hale gelir. İşte AKP’nin "Ermeni açılımı" (ve şüphesiz "Kürt açılımı" da, ama "Kıbrıs açılımı" değil) böylesi bir "yeni pazar" bulma ve açma girişiminden başka bir şey değildir.
      Yukarda da ifade ettiğimiz gibi, böylesi bir "yeni pazar" bulma zorunluluğu ne ölçüde "barış, kardeşlik, dostluk" yaratacaktır? Yaratabilir mi?
      Bunun için bir kez daha tarihe ve ekonomi-politiğe dönmek gerekir. Tarih bilincinin silikleştirildiği, tarihin önemsizleştirildiği ya da sadece "rivayet ve dedikoduları öğrenme"ye indirgendiği toplumsal ilişkilerde tarihten söz etmek "abesle iştigal" görünür. Ekonomi-politik ise, daha tam ifadesiyle kapitalist üretim ilişkilerinin nesnel yasaları ise, sadece olayların gelişiminin doğuracağı kaçınılmaz sonuçları ortaya koyar. Bu, "kahinlik" olmadığı gibi, "ister inan, ister inanma" denilebilecek bir keyfiyet de değildir. Ancak egemen "zihniyet", yani dünya görüşü (ideoloji), bir yandan "ben yaptım, oldu!"cu, diğer yandan "o senin gerçeğin"ci olduğundan, ekonomi-politiğin ortaya koyduklarının da "ikna edici" bir yanı yoktur.
      Yine de söylenmesi gerekir: İster emperyalist ülkelerin içinde bulundukları aşırı-üretim nedeniyle olsun, ister kendi iç pazarındaki kriz nedeniyle olsun, bağımlı bir ülkenin "dış pazarlar" arayışı, her durumda başka ülkelerin halklarının kandırılması, aldatılması ve sömürülmesi demektir.
      Bugün Ermenistan, GSMH’sı 10 milyar dolar, ihracatı 1,1 milyar dolar (2007) ve ithalatı 3,2 milyar dolar olan, 34 milyon dolar dış borcu bulunan, 3,2 milyon nüfuslu küçük (ve geri) bir ekonomiye sahip bir ülkedir. Kişi başına düşen milli gelir 2.852 dolardır (2007).[7*]
      Türkiye’ye göre böylesine nüfus ve ekonomik olarak küçük bir ülkenin "satın alınması", Türkiye’de egemen olan zihniyete göre, çok kolaydır. GSMH’sının 10 milyar dolar olduğu bir ülke "satın alınabilir" elbette. Tek sorun alıcının olması değil, satıcının olmasıdır. Eğer Ermeniler, küçük bir lütuf ya da para karşılığında kendi ülkelerini satmaya hazırsalar, satın alacak çok kişi (devlet kredisiyle Çalık grubunun kendisi bile) çıkacaktır. Sorun da burada ortaya çıkar.
      Yıllardır kendi yağıyla kavrulan Ermenistan, eğer böylesine küçük bir ekonomiyle hala "para" karşısında (ekonomik yaptırımlar) direniyorsa, bunun bir başka nedeni olması gerekir ve öyledir de. Bu direniş, Ermenistan’ın dış dünyaya açılmasıyla birlikte başlarına neler geleceğinin bilincinde[8*] olunduğundan kaynaklanmaz. Adına ister Ermeni milliyetçiliği denilsin, ister "yurt sevgisi" denilsin, ister "soykırım trajedisinin öfkesi" denilsin, tek gerçek Ermenistan’ın direndiğidir.
      Şimdi AKP’nin "islamcı sermayesi" "Ermeni açılımı" adı altında Ermenistan pazarına girmeye can atmaktadır. Evet, 3,2 milyar dolarlık bir pazardır söz konusu olan ve bu pazarda (resmi olarak sınır kapısı kapalıyken) Türkiye’nin payı %8’dir (268 milyon dolar). Bu payın artırılması, örneğin iki katına çıkartılması, 132 milyar dolarlık (2008) ihracat yapan Türkiye’nin ihracatı içindeki payı sadece binde 2 olacaktır. Böylesine küçük bir miktar belki birilerinin iştahlarını artırıyorsa da, gerçek ekonomik ilişkiler içinde hiç bir "kıymet-i harbiyesi" yoktur. Bu nedenle, AKP’nin "Ermeni açılımı"ndan beklediği, kendi sermaye grubunun doğrudan sağlayacağı ekonomik çıkar değil, bu yolla ortaya çıkacak dolaylı ekonomik çıkardır. Bu çıkar, ekonomik bunalım koşullarında, ihracatın %50 düştüğü bir dönemde yaşamsal görünmektedir.
      AKP’nin "Ermeni açılımı"nın hedefi, Ermenistan’da yaşayan Ermeniler değil, "diaspora" denilen ve ağırlıklı olarak ABD’de yaşayan Ermenilerdir. Bu da, tam anlamıyla siyasal-ulusal bir konudur.
      Küçük-burjuva "iyiniyetli" aydınlarının (Ararat-Ağrı söylemine kapılmış aydınlar) "kardeşlik"e bağladıkları umutlar, ticarete ve ticari çıkarlara bağımlıdır. Bu nedenle de, ticaretle ve ticari çıkarlarla oluşturulacak olan "dostluk ve kardeşlik" de, ticari çıkarların yön değiştirmesiyle birlikte ortadan kalkacaktır. Bu gerçek ve Ermenistan halkının geleceğine biçilen rol ortadayken, ticaret yoluyla "Ermeni-Türk dostluğunu tesis etmek"ten söz etmek, Ermeni halkına tuzak kurmaktan başka anlama gelmemektedir.
      Ticaret her şey değildir ve her şey "alın-verin, ekonomiye can verin" değildir. Şüphesiz insanlar daha iyi yaşam koşullarına sahip olmalıdır, daha iyi yaşamalıdır. Ama ne pahasına ve ne karşılığında? İki ulusun egemen sömürücü sınıflarının ticari çıkarlar için "anlaşmaları", tarihin de gösterdiği gibi, hiç bir zaman sömürülen sınıfların çıkarına olmamıştır ve olamaz da. Yine de "soykırım" gibi "kanayan yara"nın acısı parayla dindirilebilir. Adına ister "soykırım tazminatı" denilsin, ister "ticari çıkar" denilsin, paranın egemenliğinin sağlanması, Türkiye’de yaşanmaya devam edildiği gibi insani değerlerin ticaret konusu yapılması sonucunu doğurur. Bugün için kredi kartlarıyla "refah içinde" yaşayan insanlar, yarın (ve şimdiden görülmektedir) satabilecek hiç bir şeyleri kalmadığında bunun bedelini çok daha ağır ödeyeceklerdir. Böyle bir geleceği Ermeni halkına layık görmek ise, hiç de "insancıl" değildir.
      Bırakın AKP ya da Ermenistan egemenleri kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapsınlar! Ama siz, onların çıkarlarını "genel çıkar"mış gibi sunmalarına hizmet etmeyin! Bunu yaptığınız sürece göreceksinizdir ki, onların yalın çıkarları her durumda halkların çıkarlarına aykırıdır.
      Ve bilmelisiniz ki, bir ülkenin siyasal geleceğini belirlemede söz ve karar gücüne sahip olmadığınız sürece, yapacağınız her şey, egemenlerin çıkarlarına hizmet etmek olacaktır. "Biz iktidarda olsak" ne yapardık sorusunun yanıtı, iktidarda olunmadığı koşullarda yapılması gerekenlerin yanıtı olamaz. Türkiye ve Ermenistan halklarının çıkarı, kendi geleceklerini ipotek altına alan bağımlılıklardan kurtulmaktır.
      Sözün özü, sorunlar ülkelerin ve halkların kendi kaderlerini kendi ellerine almakla ilgilidir. Bu da ancak, olaylara ve olgulara doğru bir yerden, doğru bir açıdan, sözcüğün tam anlamıyla sınıfsal açıdan bakmakla olanaklıdır.






Dipnotlar

[1*] Bu genel tabloyu Marks şöyle tanımlar:
      "Araştırmalarım, devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin de ne kendilerinden, ne de iddia edildiği gibi insan zihninin genel evriminden aşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin köklerinin, Hegel’in 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız düşünürlerinin örneğine uyarak "sivil toplum" adı altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna ulaştı. ... Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz.)
[2*] Marks-Engels, bu durumu marksizmin oluşum yıllarında şöyle tanımlarlar:
      "Gerçekten, kendisinden önce egemen olan sınıfın yerini alan her yeni sınıf, kendi amaçlarına ulaşmak için de olsa, kendi çıkarını, toplumun bütün üyelerinin ortak çıkan olarak göstermek zorundadır, ya da şeyleri fikir planında açıklamak istersek: bu sınıf, kendi düşüncelerine evrensellik biçimi vermek ve onları, tek mantıklı, evrensel olarak geçerli düşünceler olarak göstermek zorundadır. Bir sınıfa karşı çıkması yüzünden, sırf bu yüzden devrimci sınıf, kendisini, bir sınıf olarak değil de, hemen bütün toplumun temsilcisi olarak sunar, tek egemen sınıfın karşısında toplumun tüm kitlesi olarak görünür. Bu, onun için olanaklıdır, çünkü başlangıçta, onun çıkarı gerçekten de egemen olmayan bütün öteki sınıfların ortak çıkarlarına hâlâ sıkı sıkıya bağlıdır, ve çünkü, eski koşulların baskısı altında bu çıkar, henüz özel bir sınıfın özel çıkarı olarak gelişmemiştir. Bu yüzden, bu sınıfın zaferi, kendileri egemenliğe ulaşamayan öteki sınıfların pek çok bireyi için de yararlıdır; ancak, bu bireyleri egemen sınıfa çıkabilecek duruma getirdiği ölçüde, yalnız bu ölçüde yararlıdır. Fransız burjuvazisi, aristokrasinin egemenliğini devirdiği zaman, bununla, birçok proletere de, proletaryadan daha yükseğe çıkma olanağını verdi, ama yalnız şu anlamda ki, onların kendileri de burjuva oldular. Her yeni sınıf, demek ki, kendi egemenliğini daha önce egemen olan sınıftan ancak daha geniş bir temel üzerine oturtur, ama karşılığında bundan böyle egemen olan sınıfla egemen olmayan sınıflar arasındaki karşıtlık, sonradan hem derinliğine ve hem keskinliğine büyümekten başka bir şey yapamaz." (Alman İdeolojisi)
[3*] Bu tanım doğru değildir. Asıl olan sınıftır, siyasal parti olarak AKP, tefeci-tüccar sermayesinin çıkarlarını gerçekleştirdiği sürece vardır. Ama günlük siyasette böyle kullanılmaktadır.
[4*] Burjuva ideologları, "burjuvazinin kendisi hakkında yanılsamaların oluşumunu kendine başlıca geçim kaynağı haline getiren" aydınlardır. (Marks-Engels, Alman İdeolojisi)
[5*] Bu durum, temelde meta üretiminin değil, meta değişiminin, yani ticaretin esas alınmasıdır. Ticaretin "evrensel dili fiyat, cemaati paradır".
[6*] Marks, Kapital, Cilt III, s. 291.
[7*] Moda istatistik hesaplama yöntemiyle, yani "satın alma gücü"ne göre hesaplanmıştır. Yeri gelmişken belirtelim, TÜİK’in ihracat verilerinde, Ermenistan’a ilişkin hiç bir veri yer almamaktadır.
[8*] "Aslına bakılırsa, konu, kapitalist üretimin doğal yasalarının sonucu olan toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların şu ya da bu derecede gelişmiş olmaları değildir. Burada sözkonusu olan, bu yasaların kendileridir, kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işleyen bu eğilimlerdir. Sanayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke, daha az gelişmiş olan ülkeye ancak kendi geleceğinin imgesini gösterir." (Bkz. Marks, Kapital, Cilt 1, s. 19.)
      Ermeni halkına şu söylenebilir:
      "De te fabula narratur!" ("Bu öyküde senin sözün ediliyor.")



Kurtuluş Cephesi, 111 Sayı, Eylül-Ekim 2009