|
|
Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
ve silahlarımız elden ele geçecekse
ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla
ve de mitralyöz sesleriyle
cenazelerimize ağıt yakacaksa,
hoş geldi, safa geldi.
31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.
31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.
Faşist Saldırılar
Akdeniz Üniversite'sinde Faşist Milislerin Silahlı Saldırısı (6 Nisan 2008)
Uludağ Üniversite'sinde Faşist Milislerin ve Devletin Resmi Zor Güçlerinin Saldırısı (10 Mart 2008)
Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde Kaçırma ve İşkence (11 Ocak 2008)
İstanbul Üniversitesi'nde "Yurtsever" Öğrencilere Saldırı (27 Aralık 2007)
Deniliyor ki, insanlar artık 12 Eylül öncesine dönmek istemiyorlar; şiddet istemiyorlar, kan ve gözyaşı istemiyorlar.
Deniliyor ki, “orta sınıflar”, artık rahat, huzur, istikrar istiyorlar.
Kimine göre “makul çoğunluk”, kimine göre nüfusun %99,9’u, yani “marjinal ve terörist” kesimler hariç herkes aynı şeyi istiyor.
Böylece toplumun herhangi bir kesiminde ortaya çıkan her siyasal gerginlik, bu gerginliğe bağlı çatışma olasılığı ve çatışma durumları “Sonra 12 Eylül öncesine döneriz ha!” tehditleriyle yüzyüze getirildi.
Akdeniz Üniversitesi’nde 6 Nisan günü meydana gelen “olaylar”da MHP’li faşist milislerin silahlı oluşları ve silah kullanması bir kez daha “12 Eylül öncesi” edebiyatını hortlattı.
Hortlatılan sadece “12 Eylül öncesi” hayaleti değil, aynı zamanda “sağ-sol çatışması” hayaleti oldu.
(...)
Siyasal zor ise, oligarşik devletin asli işlevidir. Dolayısıyla faşist milislere karşı mücadele, her durumda oligarşinin siyasal zoruna karşı yürütülecek mücadelenin içinde yer alır. Bu yüzden, anti-faşist mücadele, anti-emperyalist ve anti-oligarşik mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bugün faşist milis saldırılar karşısında devrimcilerin görevi, bu saldırıları püskürtmek, faşist milislerin emperyalizm ve oligarşi ile olan işbirliğini açığa çıkarmak ve faşistlerin "yükselen milliyetçilik" temelindeki ideolojik etkisini kırmaktır.
(...)
8 Mart 1857 tarihi, New York'lu kadın dokuma işçilerinin kitlesel biçimde greve gittikleri gündür.
New York'lu kadın dokuma işçileri ne istiyorlardı?
New York'lu kadın işçiler, işgününün süresine karşı çıkıyorlardı. Normal bir işgünü 12 ile 14 saat arasında değişiyordu. İstemleri, 8 saatlik işgünü ve kendilerine seçimlerde oy hakkı tanınmasıydı.
Greve 40.000'nin üstünde kadın işçi katılmıştır....
...
Mevlana yeniden keşfedildi. "Dün, dün ile gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" denildi.
"Dünyada değişmeyen tek şey değişimdir" sözü "magazin dünya"sının sakızı haline geldi.
"Ülkücüler" değişti.
Alpaslan Türkeş Nazım Hikmet'ten şiirler okudu.
Mukaddesatçılar değişti. "Milli Görüş"çüler "yenilikçi" oldu.
Tayip Erdoğan "Ben gelişerek değiştim, 30 yıl öncesinde kalmadım, çünkü çağdışı değilim" dedi.
Herkesin ve herşeyin "değişti"ği kabul edildi. Değişmeyenler ise "dinazor" ilan edildi.
"Değişim" sözcüğü öylesine büyülü hale geldi ki, "değişim"den söz eden herkes tüm geçmişinden ve "günahlar"ından arındırıldı.
Artık geçmişten söz etmenin anlamı kalmadı. Anlamı kalmadığı için de, tarih unutulup gitti.
İnsanlar "değişim" sözcüğünün büyüsüne kapılıp, tarihi, tarihsel olayları ve tarih bilgisini bir yana attılar.
Ve sol, herkesin ve herşeyin değiştiğini kabul ederek "değişti".
MHP'li faşistlerin "milliyetçilik ve faşistlik"ten, mukaddesatçıların "şeriatçılık"tan vazgeçtiklerine inanıldı.
"Değişen" sol, "temel hak ve özgürlükler mücadelesi" adı altında "türban eylemleri"nde yer aldı.
Devrim şehitleri için "mevlit" okutturuldu.
...
Takunyalı yeni YÖK başkanının üniversitelerin paralı olmasına ilişkin açıklamasının ardından "ezber bozan", "baskın basanındır"cı, "bağımsız sosyalist aday" ve nihayetinde Bodrum müdavimi Baskın Oran "Bedava Üniversite Ezberi" başlıklı yazısıyla YÖK başkanına "destek verdi". Bilen bilmeyen herkes paralı üniversite konusunda eteğindeki taşları dökmeye başladı.
Ancak paralı üniversite "fikriyatı" sadece Baskın Oran'ın "desteği"yle sınırlı kalmadı. "Soyut bir gelecek için somut bugünden vazgeçilemez" teorisyeni Murat Belge ve Liberal Demokrat Parti, neredeyse aynı sözcüklerle takunyalı YÖK başkanına "destek" verdiler.
...
... emperyalist dönem, emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşları ile sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları dönemidir. Sömürge ve yarı-sömürge ülke halklarının emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları, aynı zamanda ulusal devletlerine sahip olma savaşı olmuştur. Bu yüzden, bu savaşlar ulusal kurtuluş savaşları olarak tanımlanır. Bugün Irak'ta, Afganistan'da olduğu gibi, emperyalist işgale karşı kurtuluş savaşlarıdır.
Bugün, 2007 yılına gelindiğinde, din, başlı başına bir siyasal ve ekonomik güç haline gelmiştir. Bir yandan emperyalizmle kurulan yeni "ittifak" sayesinde, diğer taraftan artan siyasal güçleri aracılığıyla finansman kaynaklarını sürekli geliştirmişlerdir. Bugün için, şeriatçı kesimler, gerek siyasal faaliyetleri için, gerek ekonomik ilişkileri için kendi finans kaynaklarına sahiptirler. Bu nedenle, bu finans kaynakları ortadan kaldırılmadığı sürece, onların gücünün sınırlandırılması ve tümüyle tasfiye edilmesi olanaksızdır.
...
(...)
PRUSYA'DA karşı-devrim dönemi yalnızca "yıldırım ve gökgürültüsü"nü değil, ama hareket karşısında düşkırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri "parlak bir geleceğe" inanılmıştı, ve insanlar, milliyetlerinden [sayfa 7] bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: her şeyden önce ortak sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar: kimse kendinden başka kimseye güvenmesin! Her şeyden önce "ulusal sorun"!
Ve yukarıdan gelen kavgacı milliyetçilik dalgası, kendi "özgürlük aşkı" adına çevreden öcünü alan "iktidar sahipleri"nden gelen tüm bir baskılar dizisi, aşağıdan yükselen, ve bazan kaba bir şovenizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına yolaçtı.
(...)
YÖK'ün kuruluşunun 26. yılı nedeniyle Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2007)
YÖK'ün kuruluş amacı, yani üniversitelerin apolitikleştirilmesi ve üniversite öğrencilerinin pasifikasyonu amacı büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Bu amaç gerçekleştirildiği ölçüde, YÖK, başka amaçların gerçekleştirilmesinin aracı olarak varlığını sürdürmüştür. Varoluş nedeninin dışına çıkan her araç gibi YÖK de, yeni amaçlarla yeni işlevler üstlenmiştir. Sol, revizyonizmin ve legalizmin mevcut düzenin "kabulünün asgari koşulu" olarak sunduğu "asgari talepler listesi"nin başına YÖK'ü yazarak, YÖK karşıtlığını yıllar boyu sürdürürken, bu değişimin ortaya çıkardığı farklılıkları göremez hale gelmiştir.
(...)
Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi üzerine Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2006)
1980’lerde ABD’de “sağlık hizmetlerinin rasyonalize edilmesi” sloganıyla başlatılan bu bireyselleştirme ve özelleştirme uygulaması, hastaneleri birer “şirket” olarak ele alıp, “hizmet maliyetleri”ne göre yeniden düzenlemeyi esas almıştır.
Türkiye’deki adıyla bu “sağlıkta dönüşüm programı”, sağlıkta “bireysel sorumluluk” ya da “yaşam tarzı sorumluluğu” adı altında koruyucu sağlık hizmetlerini bireyselleştirmeyi amaçlar.
Sağlıkta “bireysel sorumluluk”, bireylerin koruyucu hekimlik ve koruyucu sağlık hizmetlerinin yerine “bireysel yaşam tarzı çözümleri” (diyet, spor, jogging, eksersiz yapma vb.) yoluyla, kamu sağlık hizmetleri ve kamu sağlığı bir yana bırakılmasından başka bir şey değildir.
(...)
4 Haziran günü menşevik Posta ve Telgraf Bakanı Çeretelli kürsüye çıktı ve şöyle konuştu:
"Şu anda hiçbir siyasi parti, 'iktidarı bize verin, yerinizi biz alalım' diyecek durumda değildir. Rusya'da böyle bir parti yoktur."
Bu sözler üzerine Lenin, yerinden şöyle seslendi:
"Evet, böyle bir Parti vardır!."
(...)
THKO I Nolu Bildirisi:
"Devrimciler:
Barışçıl şartlar içinde mücadele metodlarını bırakınız. Halk kitlelerini
kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun saflarına katılınız. Ulusal kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım.
..."
|