|
|
Herkesin bildiği ve yakından izlediği gibi, 3 Temmuz 2011 günü, “özel yetkili sav-cılar”ın talimatıyla “Organize Suçlarla Mücadele Şubesi” tarafından, “Ergenekon” ya da “Balyoz” davalarının operasyonlarına benzer bir biçimde Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş, Sivasspor ve Giresunspor kulüp binalarında aramalar yapıldı. “Ergenekon” davasından tutuklu Sedat Peker’in “manevi oğlu” Olgun Peker ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın da aralarında olduğu 50 civarında “şüpheli” gözaltına alındı. Bu “1. Dalga”nın sonunda Olgun Peker ve Aziz Yıldırım dahil 26 kişi “silahlı örgüt kurma ve yönetme” suçlamasıyla tutuklandı.
Ve bu andan itibaren, her türden ve her cinsten “futbolsever”in ve “futbol yorumcusu”nun işi gücü “şike operasyonu” oldu. Böylece “Lig Tv” yüzünden maçların görüntülerini yayınlayamayan televizyon kanalları için bulunmaz bir fırsat ortaya çıktı. Televizyon kanalları, “ünlü yorumcular”ın “yorumladığı” şike operasyonu programlarıyla dolup taştı. “Ergenekon” uzmanı Rasim Ozan Kütahyalı, “Balyoz” uzmanı Mehmet Baransu, “terörle mücadele uzmanı” Emre Uslu futbolun “kozmik odası”nın “şifrelerini” açığa çıkarmak için spor programlarında boy gösterirken, “futbol camiası”ndaki her türlü “alevere-dalevere” içinde bulunanlar, birbirleriyle “hesabı” olanlar bu fırsatı kaçırmadılar. “Benim Genelkurmay Başkanım vurdumu oturtmalı” diyeninden demeyenine kadar hemen herkes Fenerbahçe’yi ve başkanı Aziz Yıldırım’ı “topun ağzına” koydular. Artık varsa da, yoksa da Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için “şike” yaptığı konuşulmaya başlandı.
“Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonlarında olduğu gibi, “medyaya sızdırılan tapeler”le “şike operasyonu”nda gözaltına alınanlar ve tutuklananların “şike” yaptıklarından hiç kimse “şüphe” duymazken, birden ortalık karıştı.
Herkesin bildiği ve yakından izlediği gibi, 3 Temmuz 2011 günü, “özel yetkili sav-cılar”ın talimatıyla “Organize Suçlarla Mücadele Şubesi” tarafından, “Ergenekon” ya da “Balyoz” davalarının operasyonlarına benzer bir biçimde Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş, Sivasspor ve Giresunspor kulüp binalarında aramalar yapıldı. “Ergenekon” davasından tutuklu Sedat Peker’in “manevi oğlu” Olgun Peker ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın da aralarında olduğu 50 civarında “şüpheli” gözaltına alındı. Bu “1. Dalga”nın sonunda Olgun Peker ve Aziz Yıldırım dahil 26 kişi “silahlı örgüt kurma ve yönetme” suçlamasıyla tutuklandı.
Ve bu andan itibaren, her türden ve her cinsten “futbolsever”in ve “futbol yorumcusu”nun işi gücü “şike operasyonu” oldu. Böylece “Lig Tv” yüzünden maçların görüntülerini yayınlayamayan televizyon kanalları için bulunmaz bir fırsat ortaya çıktı. Televizyon kanalları, “ünlü yorumcular”ın “yorumladığı” şike operasyonu programlarıyla dolup taştı. “Ergenekon” uzmanı Rasim Ozan Kütahyalı, “Balyoz” uzmanı Mehmet Baransu, “terörle mücadele uzmanı” Emre Uslu futbolun “kozmik odası”nın “şifrelerini” açığa çıkarmak için spor programlarında boy gösterirken, “futbol camiası”ndaki her türlü “alevere-dalevere” içinde bulunanlar, birbirleriyle “hesabı” olanlar bu fırsatı kaçırmadılar. “Benim Genelkurmay Başkanım vurdumu oturtmalı” diyeninden demeyenine kadar hemen herkes Fenerbahçe’yi ve başkanı Aziz Yıldırım’ı “topun ağzına” koydular. Artık varsa da, yoksa da Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için “şike” yaptığı konuşulmaya başlandı.
“Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonlarında olduğu gibi, “medyaya sızdırılan tapeler”le “şike operasyonu”nda gözaltına alınanlar ve tutuklananların “şike” yaptıklarından hiç kimse “şüphe” duymazken, birden ortalık karıştı.
Bugün Suriye ordusu, 215 bin askerden oluştuğu, 3.700 T-72 vb. Sovyet tankı, 6.600 zırhlı personel taşıyıcısı ve 241 savaş uçağı olduğu tahmin edilmektedir.[5*] Bunun karşılığında Türk ordusunun, 620 bin askerden oluştuğu, 4.300 tanka, 6.600 zırhlı personel taşıyıcı ve 302 savaş uçağına sahip olduğu tahmin edilmektedir.
Bu tahmini bilgilere göre, Türk ordusu kesin bir sayısal üstünlüğe sahiptir. Ancak Suriye’ye yönelik bir askeri işgal harekâtında en önemli unsur, Suriye’nin elinde bulunan tankların ve savaş uçaklarının etkisiz hale getirilmesidir. Bunun en güvenlikli yolu, bu savaş araçlarının hareketsizken yerde imha edilmesidir. Amerikan emperyalizminin Irak saldırılarında görüldüğü gibi, bunun yapılabilmesi için de, ağır bombardıman uçaklarıyla askeri üslerin vurulması, askeri gücünün belli ölçüde imha edilmesi önemlidir. Türk ordusunun elinde avcı-bombardıman uçakları olmakla birlikte, ağır bombardıman uçakları mevcut değildir. Yani Türk ordusu, Amerikan emperyalizminin yaptığı gibi, ağır bombardıman sonrasında kara harekâtına girişebilecek askeri donanıma sahip değildir. Bu yüzden, Suriye ordusunun tanklarının, zırhlı personel taşıyıcılarının ve savaş uçaklarının imha edilmesi, doğrudan bir çatışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bu da, olası bir savaşta ağır kayıplara neden olabilecektir.
Tayyip Erdoğan’ın söyleminde ifadesini bulan ve “teorisyen”liğini Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı yeni dış politika, en yalın ifadeyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin “yurtta sulh, cihanda sulh” sözlerinde simgelenen 80 yıllık dış politikasından kesin ve mutlak bir ayrılmayı ifade etmektedir.
Bu dış politika, tüccar zihniyetini içselleştirmiş ve işbirlikçi-ticaret burjuvazisinin ideologluğuna soyunmuş “yandaş” küçük-burjuvalara göre, Türkiye’nin “bölgesinde hak ettiği yeri” almasına yönelik “emperyal” bir dış politikadır. Bu politika, TÜSİAD yazınında “bölgesel güç” olarak ve “teorisyen” Ahmet Davutoğlu’nun “pro-aktif” söylemiyle icra edilmektedir.
Bu politikanın temel “argümanı”, Ortadoğu’nun Amerikan emperyalizmi tarafından yeniden “dizayn” edildiği ve bu temelde yeni bir Ortadoğu oluşturulduğu tezidir. Bu teze dayanan dış politika (“emperyal dış politika”), 1990’ların ünlü “Yeni Dünya Düzeni” söyleminin yeni bir versiyonu olan “Yeni Ortadoğu Düzeni”nde yer alma, pay kapma ve rol çalma olarak Tayyip Erdoğan ve mehteran takımının (içerde Kanun Hükmünde Kararname ile işler yürütüldüğünden) neredeyse tüm icraatını oluşturmaktadır.
Bu dış politikaya karşı çıkanların “yurtta harp, cihanda harp” olarak tanımladıkları bu “emperyal” dış politika, “insani” nedenlerle Gazze sorununun sahiplenilmesiyle başlamıştır (“ünlü” “one minute” olayı). Ardından İsrail karşıtlığı ekseninde genişletilmiş, “Arap Baharı” olaylarıyla “pro-aktif” hale dönüştürülmüştür. Özellikle “NATO’nun Libya’da ne işi var”la başlayan ve ardından emperyalizmin Libya müdahalesinde “pro-aktif” rol alınmasıyla süren gelişmeler, AKP’nin “emperyal dış politikası” için uygun bir ortam yaratmıştır.
Son on yılda emperyalist-kapitalist sistem üç büyük ekonomik kriz (2000 Finans Krizi, 2001 Dot-com Krizi ve 2007-2009 Mortgage Krizi) geçirmiş ve bugün yeni bir kriz dalgası ortaya çıkmıştır. Bu yeni kriz dalgasının diğerlerinden farklılığı, Avrupa merkezli oluşu ve “borç krizi” olarak ortaya çıkmasıdır. 2008 yılında İzlanda’da başlayan, ardından İrlanda ve Portekiz “krizi” olarak genişleyen ve Yunanistan “krizi”yle belirginleşen bu yeni “borç krizi”, 2000’li yılların ilk büyük dünya ekonomik krizinin başlangıcı olma potansiyeline sahiptir. Bugün gelişen “borç krizi”, şu ya da bu sektörü ya da sadece finans kesimini etkileyen “finans krizler”inden farklı olarak, doğrudan ülkeleri ve ülke ekonomilerini kapsayan bir krizdir.
Daha önceki üç kriz bazı büyük ABD şirketlerinin (Enron, Worldcom ve Lehman Brothers) iflasıyla sonuçlanan “finans krizi” olarak geçiştirilmişse de, doğrudan kitlelerin yaşamlarına yansımamış ve kitleler tarafından fazlaca “hissedilmemiş”tir (Bu krizleri en çok “hisseden” kesimler, “beyaz yakalı”lar olarak tanımlanan “orta sınıf”ın orta ve üst gelir grupları olmuştur.) Bu krizleri geniş halk kitleleri doğrudan “hissetmediği” için ülkeleri etkilemediği, Recep Tayyip Erdoğan’ın sözüyle “teğet geçtiği” söylenebilir. Ama yeni kriz, doğrudan ülke ekonomilerinden kaynaklanan, dolayısıyla doğrudan ülke ekonomilerinin krize girmesine yol açacak olan bir krizdir. Bu açıdan, bu yeni “borç krizi”, 1980 yılında başlayan ve IMF’nin “Sessiz Devrim” olarak tanımladığı 1994’e kadar süren dünya borç krizinin yeni bir versiyonu olarak görünmektedir.
“Zenginlik, demokratik cumhuriyette, gücünü, dolaylı, ama o kadar da güvenli bir biçimde gösterir. Bir yandan, Amerika’nın klasik bir örnek sunduğu, memurların düpedüz rüşvet yemesi, öbür yandan, hükümetle borsa arasındaki ittifak biçimi altında; bu ittifak, devlet borçları ne kadar çok artar, ve hisse senetli şirketler, yalnızca ulaştırmayı değil, üretimin. kendisini de ellerinde ne kadar çok toplar ve böylece borsada ne kadar merkezi bir durum kazanırlarsa, o kadar kolay gerçekleşir. Amerika dışında, bunun çarpıcı bir örneğini yepyeni Fransız Cumhuriyeti verir, ve namuslu İsviçre de, bu alanda geride kalmaz. Ama, İngiltere bir yana, genel oy hakkının, Bismarck ya da Belichröder’den hangisini daha yüksek bir duruma yükselttiği belli olmayan yeni Alman İmparatorluğu, hükümetle borsa arasındaki bu kardeşçe ittifak için, demokratik bir cumhuriyetin [hiç de -ç.] zorunlu olmadığını kanıtlar. Ve kısacası, mülk sahibi sınıf, doğrudan doğruya, bütün yurttaşlara tanınan genel oy hakkı aracıyla hüküm sürer. Ezilen sınıf, yani gerçekte proletarya, kendi kendini kurtarmak için yeteri kadar olgunlaşmadıkça, çoğunlukla, varolan toplumsal rejimi, olanaklı tek rejim olarak düşünecek, ve siyasal bakımdan söylemek gerekirse, kapitalist sınıfın kuyruğunu, onun aşırı sol kanadını oluşturacaktır. Ama, kendi kendini kurtarmakta daha yetenekli bir duruma geldiği ölçüde, proletarya, ayrı bir parti oluşturur, ve kapitalistlerin temsilcilerini değil, kendi öz temsilcilerini seçer. Öyleyse, genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olamayacaktır; ama bu kadarı da yeter. Genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapitalistler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır.” (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Seçme Yapıtlar III, s. 401-402.)
1 Mayıs, İŞÇİ SINIFININ BİRLİK, DAYANIŞMA ve MÜCADELE GÜNÜ’dür.
Bunu, ülkemizin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına, Türk’ünden Kürt’üne herkes artık “ezbere” bilmektedir. Ezilenler ve sömürülenler kadar ezenler ve sömürenler de bunu çok iyi bilmektedirler.
İşçi sınıfı ise, bugünün egemenlerinin mezar kazıcısıdır; onların egemenliklerine son verecek olan tek devrimci sınıftır.
İşçi sınıfı, insanlığın nihai kurtuluşunu sağlayacak olan kendi devriminde yol gösterici, aydınlatıcı bilimsel bir dünya görüşüne sahiptir. Bu dünya görüşü, işçi sınıfının ideolojisi olan marksizm-leninizmdir.
İşçi sınıfının bilimsel dünya görüşü, gerçek bir devrim olmaksızın, mevcut düzenin eşitsizliğinin, haksızlığının, zorbalığının, baskısının ortadan kaldırılamayacağını açık biçimde ortaya koyar.
Devrim, işçi sınıfının devrimi, basit bir alt-üst, yalın bir iktidar değişikliği değil, köklü ve kalıcı bir ekonomik, toplumsal, siyasal düzen değişikliği demektir.
Devrim, geleceğin altyapıdan üstyapıya kadar yeni baştan kurulması demektir.
Böylesi bir devrimi sadece işçi sınıfı başarabilir.
İbrahim Tatlıses “suikasti” dışta bırakılırsa, emperyalist ülkelerin Libya’ya saldırısı, Ergenekon’un “medya ayağı”na yönelik operasyon, Japonya’daki nükleer felaket, Merkez Bankası’nın “sıcak para operasyonu” ve nihayetinde basılmamış, henüz hazırlık aşamasında olan bir kitabın “örgütsel belge” olduğu gerekçesiyle tüm kopyalarının toplatılması, birbiri ardına gelişen ve her birinin diğerini gündemin alt sıralarına ittiği olaylar dizisidir. Yakından bakıldığında Libya harekatı, Ergenekon operasyonu, basılmamış kitabın “örgütsel belge” ilan edilmesi ve “sıcak para operasyonu” yanında, İbrahim Tatlıses’in Recep Tayyip Erdoğan tarafından AKP “aday adayı” ilan edilmesi de, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yaşamına ilişkin olaylardır. Bir ilahiyat prof.’unun “dekolte-tecavüz” açıklaması da bunlara eklendiğinde, son iki ayın olaylarının bir bütün olarak ekonomik, toplumsal ve siyasal alanı kapsadığı açıktır.
Birbiri ardına ve birbiriyle iç içe gelişen bu ekonomik, toplumsal ve siyasal olaylar, Türkiye’de her an her şeyin olabildiğini çok açık biçimde göstermektedir.
Ocak ayının ortalarına gelinirken, siyaset yeniden kıpırdanmaya başladı. Öğrenci eylemleri, 102 sayılı yasa "gereğince" Hizbullahçıların cezaevlerinden tahliye edilmesi, "ucube" tartışmaları, içki yasakları ve nihayetinde "Aslan Gassaray" protestosu siyasetteki yeni canlanmanın, kıpırdanmanın ilk işaretleri oldu.
Henüz seçim sath-ı mailine girilmediğinden, henüz milletvekili aday adayları bile ortaya çıkmamışken ve hatta seçimin kesin tarihi bile belirlenmemişken ortaya çıkan bu kıpırdanmalar, geçen yılın son aylarındaki "siyasal rehavet" ve durgunluk günlerinin geride kaldığını göstermektedir.
Söylentiler çok değişik.
Kimine göre “diplomasinin 11 Eylül’ü”, kimine göre “bilişimin zaferi”, kimine göre “Amerikan oyunu”, kimine göre “İsrail parmağı”, kimine göre Amerikan emperyalizminin “kirli çamaşırları”, kimine göre “şeffaflığın zaferi”.
Bir gün önce, “Biraz sanki bazı şeyler süzgeçten geçirilerek yapılıyor. Sanki bir amaç var gibi geliyor bana.” diyen, bir gün sonra “Ben böyle komplo teorilerine fazla inanmam” diyebilen Abdullah Gül’e göre, “Wikileaks tuzağına Türkiye’de kimse düşme”melidir.
“Recep bey”e göre ise, WikiLeaks belgeleri bir “komplo” ürünüdür. Özellikle İsviçre’de 8 banka hesabı olduğuna ilişkin belgenin Taraf gazetesi tarafından “manşete çekilmesi”ni “çok manidar” bulan “Recep bey”, “Şu anda Belediye Başkanlığım döneminde ‘Erdoğan’ın bir milyar doları var’ diyenler Ergenekon’dan içeride” diyerek tehdit etmekten de geri kalmamıştır.
.
İçiniz mi daraldı, iç çekip, tüm sıkıntınızı içinize atacağınıza, bir dosta içinizi dökün. Yeter ki dostun içi dışı bir olsun... Dooooost, dost! Dost, çoook uzaklarda, karanlıklarda mı kaldı, o zaman, bilirim, insanın içi sızlar... Yani yüreği, ciğeri sızlar. Yani içi yanar... İnsanın içi kan ağlar .
Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz?
Yoksa bu sabah, içinize doğdu, güzel bir şeyler mi olacak? Diyelim, bir karşılaşma (Bir kitapla, bir oyunla, bir filmle, bir şarkıyla, bir şiirle ya da bir insanla da olabilir). Heeeeyt, yaşasın! İnsanın artık içi içine sığmaz coşkudan, heyecandan. Belki ilk kez karşılaşıyorsunuz bu kitapla/şiirle/insanla (en iyisi eserle diyelim) ama şimdiden içli dışlı oldunuz bile. Kafanızdaki binbir soruya yanıt bulur gibisiniz. Özlem giderir gibisiniz. İçiniz pır pır. Gülmek, dört elle sarılmak, çoğalmak içinizden gelir. Yani gönülden kopar... Ve insanın içi titrer bu sevincini yitirmemek için... Yeter ki, bu sevinç iç edilmesin, bu umudun içine edilmesin.
Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz? ...
12 Eylül terörü çok değişik sonuçlar ortaya çıkardı. Doğrudan faşist-askeri teröre maruz kalanlar kadar, bu terörü destekleyen ya da kayıtsız kalan milyonlarca insan da bu sonuçlardan paylarına düşeni aldılar. Pek çok sonucunun yanında, özellikle 12 Eylül döneminde ve faşist-askeri terörün doğrudan sonucu olarak değişik insan tipleri ortaya çıktı.
Doğrudan faşist-askeri teröre maruz kalan insanların (ki 1980 yılında 15 yaş üstü yetişkin 25 milyonluk nüfusun yaklaşık üç milyonunu kapsar) bir bölümü, sadece soruşturulmuş ve fişlenmiştir. 650 bin kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Gözaltına alınanlar, bir haftadan 90 güne kadar uzayan sürelerle işkenceden geçirilmişler, "sorgulanmış"lardır.
"Sorgu", daha tam ifadesiyle işkence, "suç" için "kanıt" bulmak ya da "suçu itiraf ettirmek"ten öte, doğrudan "obje"yi yıldırmayı ve sindirmeyi amaçlamışsa da, bundan çok daha fazla "obje"yi kendisine güvensiz bir kişiliğe dönüştürmeyi, insanlıktan çıkartmayı, deyim yerindeyse paronayak haline getirmeyi amaçlamıştır...
"Sanayi bürokratlarının, serbest meslek sahiplerinin, öğretmenlerin, devlet memurlarının vb.nin oluşturduğu ve merkezileşme ve yükselen hayat standartları sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ‘yeni orta sınıf’, dağıtım faaliyetleri ile meşgul olanların büyük bölümünü oluşturan satıcılar, reklam alanları, gazeteciler ve ücretliler ordusuyla daha da artmıştır. Nüfusun bu öğeleri göreli olarak daha iyi ücret alırlar ve öznel açıdan onları az ya da çok kapitalist ve toprak sahipleri sınıfına bağlayan bir yaşam standardından yararlanırlar. Diğer taraftan, kapitalizm altında bunların bir bölümü gelirlerini dolaylı ya da dolaysız olarak artı-değerden sağladıkları için, artı-değerin azalması bunlara zarar verir ve bu nedenle çıkarlarını egemen sınıfların çıkarlarıyla bağlayan nesnel bir bağ da vardır. Her iki nedenden dolayı, yeni orta sınıf işçilerden ziyade kapitalistler için toplumsal ve siyasal bir destek sağlama eğilimindedir. Diğer bir ifadeyle, bu sınıfın üyeleri, kapitalist generallerin liderliğini derhal kabul eden bir ordu oluşturmaktadır."
Sweezy bu satırları 1946 yılında yazmıştır. Ve bugün, yani 64 yıl sonra, "yeni orta sınıf", Prof. Dr. Sencer Ayata’nın CHP yönetiminde yer almasıyla ülkemizin gündeminin ilk sıralarına yerleşmiştir. Hatta Sencer Ayata "yeni orta sınıf" teorisinin ilk kurucusu olarak sunulmuştur...
Şimdi Taksim Meydanı, AKP’nin inayetiyle, lütfuyla konfederasyonlara açıldı.
Şimdi devletin resmi güvenlik güçleri ortalıkta fazlaca görünmez olurken, “asayişi” konfederasyonların görevlendireceği ve tek tip giydirilecek olan “özel güvenlik gücü” sağlayacak.
Bu, 1 Mayıs’ı Taksim’de “kutlama” karşılığında AKP’ye verilmiş bir destektir. Açık ifadesiyle, konfederasyonlar, özellikle DİSK ve KESK, Taksim “ödülü”yle AKP’nin ayağına dolanmama, AKP’nin muhalifleriyle işbirliği yapmama sözü vermişlerdir. Daha da vahim olanı, yapılan bu gizli pazarlıklar “kazanım” olarak sunulmaya çalışılmaktadır.
DİSK başkanının şu sözleri hiç unutulmamalıdır: “(Kutlama) uzun sürünce, katılan işçi arkadaşlarımızın da dikkati dağılıyor. Bununla birlikte kontrolün radikal grupların eline geçme riski artıyor.”
İnsanlık tarihi, işçi sınıfının mücadele tarihi böylesine pazarlıklarla satışların yapıldığı olaylarla doludur. Tarih, ne kadar öğretici olursa olsun, ondan ders alınmazsa, bir kez daha yaşayarak öğretir.
Önce insanların pratik faaliyetinin ürünü olan ve somut gerçekliği kavramalarına hizmet eden kavramların[1*] içerikleri boşaltıldı. Bu kavramlar, kimi zaman "post-kapitalizm", kimi zaman "yapısalcılık", kimi zaman da "sivil toplumculuk" söylemleriyle içeriklerinden arındırıldı ve sıradan, alelade sözcükler haline dönüştürüldü. Ardından "yeni" kavramlar "icat" edildi ve içeriği boşaltılmış kavramların yerine ikame edildi.
Örneğin, 1982 bankerzedeliğe yol açan "mevduat sertifikası" kavramı unutturulurken, "repo" piyasaya sürüldü. "Mevduat sertifikası"yla dolandırılmış ve büyük acılar çekmiş bir toplum, ne olduğunu bilmediği, ama "mevduat sertifikası"nın diğer ifadesi olan "repo" kavramıyla "tanıştırıldı". Böylece 1982’de yaşanılarak öğrenilmiş olan gerçekler kolayca işe yaramaz hale getirildi, "mevduat sertifikası"ndan zarar görmüş olan yüz binlerce insan, bir kez daha varlıklarını "repo"ya yatırdılar. Ve bilindiği gibi, 2001 kriziyle birlikte "repo"ya yatırılan varlıklar da büyük ölçüde buharlaştı.
Aynı şey, devrim kavramının başına geldi. Her ayrıksı durum, her farklılık "devrim" olarak tanımlandı. Toplumsal devrim kavramı da, bu içeriksizlikle birlikte anlamını yitirdi. Artık her önüne gelen devrimden söz edebilir oldu ve herkes "devrimci" kesildi. "Değişmeyen tek şey değişimdir" denilerek, döneklik, ihanet, ilkesizlik baş tacı edildi...
Genel söylemle, "sol", herkesin bildiği gibi belirsiz ve niteliksiz bir sözcüktür. Özel olarak bir sınıfın siyasal bir tutumunu tanımlamaz. Ancak devrim mücadelesinin her legal faaliyeti (legalizm değil), hemen her durumda bu belirsiz ve niteliksiz sözcüğü kullanmak durumunda kalmış ve giderek de bunu kavramlaştırmıştır.
Ülkemizde önce İsmet İnönü'nün "ortanın solu"yla "halka açılan" "sol" sözcüğü, 1968'den sonra, bir yandan devrimci gençlik (Dev-Genç) mücadelesiyle, diğer yandan Ecevit'in "demokratik sol"uyla kitleselleşmiştir. Devrimci sol, kendisini Dev-Genç'le simgeleştirirken, legal ve düzen içi sol Ecevit'in CHP'siyle özdeşleşmiştir. Devrimci hareket, THKP-C ve THKO'nun 1971-1972 yıllarındaki silahlı mücadelesiyle, açık biçimde legal ve düzen içi soldan ve solculuktan kesin çizgilerle ayrılabilir bir niteliğe ulaşmıştır.
12 Mart, 12 Eylül, Turgut Özal'lı yıllar, Sovyetler Birliği'nin dağıtılması, "globalizm" propagandası sürecinden geçilerek 2000'li yıllara gelindiğinde, sol, artık devrimci soldan, devrimci hareketten daha çok, solun "renkleri", "çeşitleri", "söylemleri" gibi "bir şeyler"le ya da düpedüz "halkın devrimci solu" "gibisinden" bir şeylerle karmakarışık olmuş, sınır çizgileri silikleşmiş ve çoğu alanda tam olarak yok olmuştur.
1990'ların başlarında, "kimlik arayışı"yla, "önce birey olmak" öne çıktıkça da, solun örgütselliği, örgütsel niteliği de ortadan kaldırılmıştır. Neredeyse her dernek, "inisiyatif", "platform", "kolektif" vs. devrimci siyasal örgütlenmenin yerini almıştır. Bu türden "muğlak" ve "lose" oluşumlar, yeni yetişen kuşak tarafından "örgüt" olarak algılanmış ve öyle kabul edilmiştir.
12 Eylül öncesinin "solcu" küçük-burjuvaları, 12 Eylül sonrasında kendi çocuklarını (yeni kuşağı) "sen önemlisin" masallarıyla büyütürken, "bireysellik", "kimlikçilik", "köken arayışı" vs.'ler sınıflar üstü bir konuma ulaştırılmıştır.
Bu ortamda ve bu hava içinde 2000'li yıllara girildi.
Başbakan Erdoğan: Açılım için Yıl Sonuna Kadar Bekleyemeyiz
14 Ağustos 2009 – Erdoğan, sürecin ne zaman tamamlanacağına ilişkin, "Çok uzun sürmeyecek" ifadesini kullandı. Erdoğan, bir gazetecinin "Nisan olur mu?" sorusu üzerine "Nisan’a kalmayız. O kadar rahat değiliz" yanıtını verdi.
24 Ekim 2009 (Sabah) – "ABD askerleri çekilmeden PKK tasfiye edilecek" diyebilir miyiz?
ABD Ankara Büyükelçisi – "Umarız ki bu konu bitecek. Biz çekilmeden önce Türkiye bu konuyu bitirecek. Askeri, siyasi, diplomatik çaba gösteriyoruz. Türkiye, Irak, ABD bu sorunu bitirmek için beraber çalışıyor. Bir an önce PKK tehdidini bitirmek istiyor. Ancak tek bir tarih yok. Ne kadar erken olursa o kadar iyi. ‘Şu tarihe kadar bu iş bitmeli’ diyemiyoruz. Başarılı olamazsak alternatif siyaseti bugünden arayıp bulacağız."
23 Ekim 2009 (Murat Yetkin, Radikal)
ABD Ankara Büyükelçisi – "...Geçtiğimiz günlerde PKK’nın üç bilinen ismi hakkında uyuşturucu bağlantısı nedeniyle Amerikan makamları tedbir aldı... Başka girişimlerimiz de var. Örneğin Danimarkalılarla Roj TV konusunu biz de konuşuyoruz. Irak’ta hem Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), hem de merkezi hükümet ile bu konuyu sürekli görüşüyoruz. Birkaç gün önce Irak’ın kuzeyinde bulunan 25. Piyade Tümeni’nin komutanı KBY yetkilileri ile hangi yeni tedbirlerin alınabileceği üzerine bir toplantı yaptı. Dışişleri sözcümüz iki gün önce Türkiye’nin PKK’ya karşı atacağı adımları destekleyeceğimizi ilan etti."
Coniler 25 Aralık’ta İncirlik’te
26 Kasım 2009 (Akşam) – Irak’ta görev yapan 142 bin askerden 100 bininin Amerika’ya dönmek için kullanacağı İncirlik Üssü’ne 700 kişiden oluşan ilk kafile 25 Aralık’ta geliyor
Burada tek tek, hangi kesimin, hangi çıkar grubunun, hangi "aydın" bireyin, hangi siyasal partinin, hangi "sivil toplum kuruluşu"nun nasıl bir tutum aldığını ve bu tutumunu neye dayandırdığını özetlemek bile, neredeyse olanaksızdır. Ancak genel hava içinde, "açılım yanlıları" ile "açılım karşıtları" şeklinde ikiye ayrıldığını, yani kutuplaştığını söylemek pek yanlış olmayacaktır.
Bu kutuplaşma içinde, AKP yandaşı medya ile "tarafsız" medya, "açılım yanlıları"nı insani, demokratik vb. söylemlerle "iyiniyetliler" olarak sunarken, "açılım karşıtları"nı statükocu, çağdışı, dünyadaki gelişmeleri görmeyen, "çözümsüzlüğü çözüm olarak gören"ler olarak sunar. Öyle ya da böyle, şu ya da bu gerekçe...
Hangi kesim ve hangi gerekçe alınırsa alınsın, her durumda, "yanlılar" ile "karşıtlar", "açılımlara", yani olgulara nerede durup baktıklarına göre tutum belirlemektedirler.
Evet, bu, nereden dünyaya bakıldığı sorunudur.
Sorunun adı, ne kadar "hoş" görünürse görünsün, yanlış konulmuştu. Dolayısıyla da buradan herhangi bir çözüm üretmek maddi olarak olanaksızdır.
Sorun, "Kürt sorunu" değil, Kürt ulusal sorunudur. 19. yüzyılda Batı Avrupa'da büyük ölçüde çözümlenen, 20. yüzyılda "sömürgeler sorunu"yla birleşen ve 21. yüzyıla gelindiğinde "mikro milliyetçilik"le şekillenen, ama hala çözümlenememiş olan bir ulusal sorun.
Ulusal sorun, eski dille ifade edersek "milli mesele", bir ulusal topluluğun kendi ulusal devletine sahip olma hakkı, kendi siyasal kaderini kendisinin belirlemesi hakkı sorunudur.
İstanbul valisi ve emniyet müdürünün muhatabı olarak ortaya çıkan "emekçi örgütleri", DİSK, KESK ve TTB "makul kalabalık"la "1977 katliamında ölenlerin anısına Taksim anıtına çelenk koymak" için, kendilerine eklemlenen "aydınlar" ve icazetli "komünistler"in eşliğinde Taksim'e doğru yola çıktıklarında, büyük "özveriler" ve büyük bir "irade" göstererek, "gazlanarak" hedefe ulaşmakta "kararlı"ydılar. Öyle de oldu.
Taksim "feth" edildi.
İstanbul'un fetih törenlerinde temsili "yeniçeri ve mehteran takımı" gibi Taksim'i feth eden bu "irade", Taksim'i feth etmenin coşkusuyla halaya durduklarında, "medyatik" söylemle, "marjinaller" Taksim'e ulaşabilmek için sokak aralarında çatışıyorlardı.
1 Mayıs gününün tatil ilan edilmesi, son Ergenekon operasyonuyla birlikte ele alındığında, tümüyle AKP saflarında yer alan "neo-liberal"lerin, "II. Cumhuriyetçiler"in dizayn ettikleri bir planın parçası olduğu açıkça görülmektedir. Açıktır ki, bu plan, "ortodoks sol"un iç yapısını ve oportünist-pasifist niteliğini bilen "eski marksist" neo-liberallerin tasarımıdır. Uygulayıcısı her ne kadar AKP olsa da, bu neo-liberal, globalizm yandaşı, ulusal-devlet karşıtı kesimin planı, "ortodoks sol"u kendi hesaplaşmasında tarafsızlaştırmayı amaçlamaktadır.
Ulusal-devletçiler ile ümmetçi-globalist ittifakının çatışmasında "milliyetçilik karşıtı" "ortodoks sol"un ikincilerin saflarına kazanılması fazlaca olanaklı değilse de, tarafsızlaştırılması ümmetçi-globalist ittifak için bir kazanım olarak kabul edilmektedir.
31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.
Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
ve silahlarımız elden ele geçecekse
ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla
ve de mitralyöz sesleriyle
cenazelerimize ağıt yakacaksa,
hoş geldi, safa geldi.
31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.
Uludağ Üniversite'sinde Faşist Milislerin ve Devletin Resmi Zor Güçlerinin Saldırısı (10 Mart 2008)
Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde Kaçırma ve İşkence (11 Ocak 2008)
İstanbul Üniversitesi'nde "Yurtsever" Öğrencilere Saldırı (27 Aralık 2007)
Deniliyor ki, insanlar artık 12 Eylül öncesine dönmek istemiyorlar; şiddet istemiyorlar, kan ve gözyaşı istemiyorlar.
Deniliyor ki, “orta sınıflar”, artık rahat, huzur, istikrar istiyorlar.
Kimine göre “makul çoğunluk”, kimine göre nüfusun %99,9’u, yani “marjinal ve terörist” kesimler hariç herkes aynı şeyi istiyor.
Böylece toplumun herhangi bir kesiminde ortaya çıkan her siyasal gerginlik, bu gerginliğe bağlı çatışma olasılığı ve çatışma durumları “Sonra 12 Eylül öncesine döneriz ha!” tehditleriyle yüzyüze getirildi.
Akdeniz Üniversitesi’nde 6 Nisan günü meydana gelen “olaylar”da MHP’li faşist milislerin silahlı oluşları ve silah kullanması bir kez daha “12 Eylül öncesi” edebiyatını hortlattı.
Hortlatılan sadece “12 Eylül öncesi” hayaleti değil, aynı zamanda “sağ-sol çatışması” hayaleti oldu.
(...)
Siyasal zor ise, oligarşik devletin asli işlevidir. Dolayısıyla faşist milislere karşı mücadele, her durumda oligarşinin siyasal zoruna karşı yürütülecek mücadelenin içinde yer alır. Bu yüzden, anti-faşist mücadele, anti-emperyalist ve anti-oligarşik mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bugün faşist milis saldırılar karşısında devrimcilerin görevi, bu saldırıları püskürtmek, faşist milislerin emperyalizm ve oligarşi ile olan işbirliğini açığa çıkarmak ve faşistlerin "yükselen milliyetçilik" temelindeki ideolojik etkisini kırmaktır.
(...)
8 Mart 1857 tarihi, New York'lu kadın dokuma işçilerinin kitlesel biçimde greve gittikleri gündür.
New York'lu kadın dokuma işçileri ne istiyorlardı?
New York'lu kadın işçiler, işgününün süresine karşı çıkıyorlardı. Normal bir işgünü 12 ile 14 saat arasında değişiyordu. İstemleri, 8 saatlik işgünü ve kendilerine seçimlerde oy hakkı tanınmasıydı.
Greve 40.000'nin üstünde kadın işçi katılmıştır....
...
Mevlana yeniden keşfedildi. "Dün, dün ile gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" denildi.
"Dünyada değişmeyen tek şey değişimdir" sözü "magazin dünya"sının sakızı haline geldi.
"Ülkücüler" değişti.
Alpaslan Türkeş Nazım Hikmet'ten şiirler okudu.
Mukaddesatçılar değişti. "Milli Görüş"çüler "yenilikçi" oldu.
Tayip Erdoğan "Ben gelişerek değiştim, 30 yıl öncesinde kalmadım, çünkü çağdışı değilim" dedi.
Herkesin ve herşeyin "değişti"ği kabul edildi. Değişmeyenler ise "dinazor" ilan edildi.
"Değişim" sözcüğü öylesine büyülü hale geldi ki, "değişim"den söz eden herkes tüm geçmişinden ve "günahlar"ından arındırıldı.
Artık geçmişten söz etmenin anlamı kalmadı. Anlamı kalmadığı için de, tarih unutulup gitti.
İnsanlar "değişim" sözcüğünün büyüsüne kapılıp, tarihi, tarihsel olayları ve tarih bilgisini bir yana attılar.
Ve sol, herkesin ve herşeyin değiştiğini kabul ederek "değişti".
MHP'li faşistlerin "milliyetçilik ve faşistlik"ten, mukaddesatçıların "şeriatçılık"tan vazgeçtiklerine inanıldı.
"Değişen" sol, "temel hak ve özgürlükler mücadelesi" adı altında "türban eylemleri"nde yer aldı.
Devrim şehitleri için "mevlit" okutturuldu.
...
Takunyalı yeni YÖK başkanının üniversitelerin paralı olmasına ilişkin açıklamasının ardından "ezber bozan", "baskın basanındır"cı, "bağımsız sosyalist aday" ve nihayetinde Bodrum müdavimi Baskın Oran "Bedava Üniversite Ezberi" başlıklı yazısıyla YÖK başkanına "destek verdi". Bilen bilmeyen herkes paralı üniversite konusunda eteğindeki taşları dökmeye başladı.
Ancak paralı üniversite "fikriyatı" sadece Baskın Oran'ın "desteği"yle sınırlı kalmadı. "Soyut bir gelecek için somut bugünden vazgeçilemez" teorisyeni Murat Belge ve Liberal Demokrat Parti, neredeyse aynı sözcüklerle takunyalı YÖK başkanına "destek" verdiler.
...
... emperyalist dönem, emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşları ile sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları dönemidir. Sömürge ve yarı-sömürge ülke halklarının emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları, aynı zamanda ulusal devletlerine sahip olma savaşı olmuştur. Bu yüzden, bu savaşlar ulusal kurtuluş savaşları olarak tanımlanır. Bugün Irak'ta, Afganistan'da olduğu gibi, emperyalist işgale karşı kurtuluş savaşlarıdır.
Bugün, 2007 yılına gelindiğinde, din, başlı başına bir siyasal ve ekonomik güç haline gelmiştir. Bir yandan emperyalizmle kurulan yeni "ittifak" sayesinde, diğer taraftan artan siyasal güçleri aracılığıyla finansman kaynaklarını sürekli geliştirmişlerdir. Bugün için, şeriatçı kesimler, gerek siyasal faaliyetleri için, gerek ekonomik ilişkileri için kendi finans kaynaklarına sahiptirler. Bu nedenle, bu finans kaynakları ortadan kaldırılmadığı sürece, onların gücünün sınırlandırılması ve tümüyle tasfiye edilmesi olanaksızdır.
...
(...)
PRUSYA'DA karşı-devrim dönemi yalnızca "yıldırım ve gökgürültüsü"nü değil, ama hareket karşısında düşkırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri "parlak bir geleceğe" inanılmıştı, ve insanlar, milliyetlerinden [sayfa 7] bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: her şeyden önce ortak sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar: kimse kendinden başka kimseye güvenmesin! Her şeyden önce "ulusal sorun"!
Ve yukarıdan gelen kavgacı milliyetçilik dalgası, kendi "özgürlük aşkı" adına çevreden öcünü alan "iktidar sahipleri"nden gelen tüm bir baskılar dizisi, aşağıdan yükselen, ve bazan kaba bir şovenizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına yolaçtı.
(...)
YÖK'ün kuruluşunun 26. yılı nedeniyle Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2007)
YÖK'ün kuruluş amacı, yani üniversitelerin apolitikleştirilmesi ve üniversite öğrencilerinin pasifikasyonu amacı büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Bu amaç gerçekleştirildiği ölçüde, YÖK, başka amaçların gerçekleştirilmesinin aracı olarak varlığını sürdürmüştür. Varoluş nedeninin dışına çıkan her araç gibi YÖK de, yeni amaçlarla yeni işlevler üstlenmiştir. Sol, revizyonizmin ve legalizmin mevcut düzenin "kabulünün asgari koşulu" olarak sunduğu "asgari talepler listesi"nin başına YÖK'ü yazarak, YÖK karşıtlığını yıllar boyu sürdürürken, bu değişimin ortaya çıkardığı farklılıkları göremez hale gelmiştir.
(...)
Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi üzerine Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2006)
1980’lerde ABD’de “sağlık hizmetlerinin rasyonalize edilmesi” sloganıyla başlatılan bu bireyselleştirme ve özelleştirme uygulaması, hastaneleri birer “şirket” olarak ele alıp, “hizmet maliyetleri”ne göre yeniden düzenlemeyi esas almıştır.
Türkiye’deki adıyla bu “sağlıkta dönüşüm programı”, sağlıkta “bireysel sorumluluk” ya da “yaşam tarzı sorumluluğu” adı altında koruyucu sağlık hizmetlerini bireyselleştirmeyi amaçlar.
Sağlıkta “bireysel sorumluluk”, bireylerin koruyucu hekimlik ve koruyucu sağlık hizmetlerinin yerine “bireysel yaşam tarzı çözümleri” (diyet, spor, jogging, eksersiz yapma vb.) yoluyla, kamu sağlık hizmetleri ve kamu sağlığı bir yana bırakılmasından başka bir şey değildir.
(...)
4 Haziran günü menşevik Posta ve Telgraf Bakanı Çeretelli kürsüye çıktı ve şöyle konuştu:
"Şu anda hiçbir siyasi parti, 'iktidarı bize verin, yerinizi biz alalım' diyecek durumda değildir. Rusya'da böyle bir parti yoktur."
Bu sözler üzerine Lenin, yerinden şöyle seslendi:
"Evet, böyle bir Parti vardır!."
(...)
THKO I Nolu Bildirisi:
"Devrimciler:
Barışçıl şartlar içinde mücadele metodlarını bırakınız. Halk kitlelerini
kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun saflarına katılınız. Ulusal kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım.
..."
|