Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!



Devrim
Devrimci Gençlik
Emperyalizm: Tekelci Kapitalizm
Oligarşi ve Oligarşik Dikta
Anti-Emperyalist ve Anti-Oligarşik
     Mücadele

Faşizm ve Anti-Faşist Mücadele
Legalizm ve Pasifizm
Üniversiteli ve Liseli Gençlik
Kuramsal Bilgi Kaynakları
Güncel-Haberler [Faşist milis saldırılar]
Arşiv

    Devrim, halkın devrimci girişimiyle –aşağıdan yukarı– mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla –yukarıdan aşağıya– daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.

Kurtuluş Cephesi, 115. Sayı
      "Sanayi bürokratlarının, serbest meslek sahiplerinin, öğretmenlerin, devlet memurlarının vb.nin oluşturduğu ve merkezileşme ve yükselen hayat standartları sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ‘yeni orta sınıf’, dağıtım faaliyetleri ile meşgul olanların büyük bölümünü oluşturan satıcılar, reklam alanları, gazeteciler ve ücretliler ordusuyla daha da artmıştır. Nüfusun bu öğeleri göreli olarak daha iyi ücret alırlar ve öznel açıdan onları az ya da çok kapitalist ve toprak sahipleri sınıfına bağlayan bir yaşam standardından yararlanırlar. Diğer taraftan, kapitalizm altında bunların bir bölümü gelirlerini dolaylı ya da dolaysız olarak artı-değerden sağladıkları için, artı-değerin azalması bunlara zarar verir ve bu nedenle çıkarlarını egemen sınıfların çıkarlarıyla bağlayan nesnel bir bağ da vardır. Her iki nedenden dolayı, yeni orta sınıf işçilerden ziyade kapitalistler için toplumsal ve siyasal bir destek sağlama eğilimindedir. Diğer bir ifadeyle, bu sınıfın üyeleri, kapitalist generallerin liderliğini derhal kabul eden bir ordu oluşturmaktadır."       Sweezy bu satırları 1946 yılında yazmıştır. Ve bugün, yani 64 yıl sonra, "yeni orta sınıf", Prof. Dr. Sencer Ayata’nın CHP yönetiminde yer almasıyla ülkemizin gündeminin ilk sıralarına yerleşmiştir. Hatta Sencer Ayata "yeni orta sınıf" teorisinin ilk kurucusu olarak sunulmuştur...
Yaşasın 1 Mayıs!
      Şimdi Taksim Meydanı, AKP’nin inayetiyle, lütfuyla konfederasyonlara açıldı.
      Şimdi devletin resmi güvenlik güçleri ortalıkta fazlaca görünmez olurken, “asayişi” konfederasyonların görevlendireceği ve tek tip giydirilecek olan “özel güvenlik gücü” sağlayacak.
      Bu, 1 Mayıs’ı Taksim’de “kutlama” karşılığında AKP’ye verilmiş bir destektir. Açık ifadesiyle, konfederasyonlar, özellikle DİSK ve KESK, Taksim “ödülü”yle AKP’nin ayağına dolanmama, AKP’nin muhalifleriyle işbirliği yapmama sözü vermişlerdir. Daha da vahim olanı, yapılan bu gizli pazarlıklar “kazanım” olarak sunulmaya çalışılmaktadır.
      DİSK başkanının şu sözleri hiç unutulmamalıdır: “(Kutlama) uzun sürünce, katılan işçi arkadaşlarımızın da dikkati dağılıyor. Bununla birlikte kontrolün radikal grupların eline geçme riski artıyor.
      İnsanlık tarihi, işçi sınıfının mücadele tarihi böylesine pazarlıklarla satışların yapıldığı olaylarla doludur. Tarih, ne kadar öğretici olursa olsun, ondan ders alınmazsa, bir kez daha yaşayarak öğretir.

Kurtuluş Cephesi, 114. Sayı


      Önce insanların pratik faaliyetinin ürünü olan ve somut gerçekliği kavramalarına hizmet eden kavramların[1*] içerikleri boşaltıldı. Bu kavramlar, kimi zaman "post-kapitalizm", kimi zaman "yapısalcılık", kimi zaman da "sivil toplumculuk" söylemleriyle içeriklerinden arındırıldı ve sıradan, alelade sözcükler haline dönüştürüldü. Ardından "yeni" kavramlar "icat" edildi ve içeriği boşaltılmış kavramların yerine ikame edildi.
      Örneğin, 1982 bankerzedeliğe yol açan "mevduat sertifikası" kavramı unutturulurken, "repo" piyasaya sürüldü. "Mevduat sertifikası"yla dolandırılmış ve büyük acılar çekmiş bir toplum, ne olduğunu bilmediği, ama "mevduat sertifikası"nın diğer ifadesi olan "repo" kavramıyla "tanıştırıldı". Böylece 1982’de yaşanılarak öğrenilmiş olan gerçekler kolayca işe yaramaz hale getirildi, "mevduat sertifikası"ndan zarar görmüş olan yüz binlerce insan, bir kez daha varlıklarını "repo"ya yatırdılar. Ve bilindiği gibi, 2001 kriziyle birlikte "repo"ya yatırılan varlıklar da büyük ölçüde buharlaştı.
      Aynı şey, devrim kavramının başına geldi. Her ayrıksı durum, her farklılık "devrim" olarak tanımlandı. Toplumsal devrim kavramı da, bu içeriksizlikle birlikte anlamını yitirdi. Artık her önüne gelen devrimden söz edebilir oldu ve herkes "devrimci" kesildi. "Değişmeyen tek şey değişimdir" denilerek, döneklik, ihanet, ilkesizlik baş tacı edildi...

Kurtuluş Cephesi, 113. Sayı


      Genel söylemle, "sol", herkesin bildiği gibi belirsiz ve niteliksiz bir sözcüktür. Özel olarak bir sınıfın siyasal bir tutumunu tanımlamaz. Ancak devrim mücadelesinin her legal faaliyeti (legalizm değil), hemen her durumda bu belirsiz ve niteliksiz sözcüğü kullanmak durumunda kalmış ve giderek de bunu kavramlaştırmıştır.
      Ülkemizde önce İsmet İnönü'nün "ortanın solu"yla "halka açılan" "sol" sözcüğü, 1968'den sonra, bir yandan devrimci gençlik (Dev-Genç) mücadelesiyle, diğer yandan Ecevit'in "demokratik sol"uyla kitleselleşmiştir. Devrimci sol, kendisini Dev-Genç'le simgeleştirirken, legal ve düzen içi sol Ecevit'in CHP'siyle özdeşleşmiştir. Devrimci hareket, THKP-C ve THKO'nun 1971-1972 yıllarındaki silahlı mücadelesiyle, açık biçimde legal ve düzen içi soldan ve solculuktan kesin çizgilerle ayrılabilir bir niteliğe ulaşmıştır.
      12 Mart, 12 Eylül, Turgut Özal'lı yıllar, Sovyetler Birliği'nin dağıtılması, "globalizm" propagandası sürecinden geçilerek 2000'li yıllara gelindiğinde, sol, artık devrimci soldan, devrimci hareketten daha çok, solun "renkleri", "çeşitleri", "söylemleri" gibi "bir şeyler"le ya da düpedüz "halkın devrimci solu" "gibisinden" bir şeylerle karmakarışık olmuş, sınır çizgileri silikleşmiş ve çoğu alanda tam olarak yok olmuştur.
      1990'ların başlarında, "kimlik arayışı"yla, "önce birey olmak" öne çıktıkça da, solun örgütselliği, örgütsel niteliği de ortadan kaldırılmıştır. Neredeyse her dernek, "inisiyatif", "platform", "kolektif" vs. devrimci siyasal örgütlenmenin yerini almıştır. Bu türden "muğlak" ve "lose" oluşumlar, yeni yetişen kuşak tarafından "örgüt" olarak algılanmış ve öyle kabul edilmiştir.
      12 Eylül öncesinin "solcu" küçük-burjuvaları, 12 Eylül sonrasında kendi çocuklarını (yeni kuşağı) "sen önemlisin" masallarıyla büyütürken, "bireysellik", "kimlikçilik", "köken arayışı" vs.'ler sınıflar üstü bir konuma ulaştırılmıştır.
      Bu ortamda ve bu hava içinde 2000'li yıllara girildi.

Kurtuluş Cephesi, 112. Sayı

      Başbakan Erdoğan: Açılım için Yıl Sonuna Kadar Bekleyemeyiz
      14 Ağustos 2009 – Erdoğan, sürecin ne zaman tamamlanacağına ilişkin, "Çok uzun sürmeyecek" ifadesini kullandı. Erdoğan, bir gazetecinin "Nisan olur mu?" sorusu üzerine "Nisan’a kalmayız. O kadar rahat değiliz" yanıtını verdi.
     
      24 Ekim 2009 (Sabah) – "ABD askerleri çekilmeden PKK tasfiye edilecek" diyebilir miyiz?
      ABD Ankara Büyükelçisi – "Umarız ki bu konu bitecek. Biz çekilmeden önce Türkiye bu konuyu bitirecek. Askeri, siyasi, diplomatik çaba gösteriyoruz. Türkiye, Irak, ABD bu sorunu bitirmek için beraber çalışıyor. Bir an önce PKK tehdidini bitirmek istiyor. Ancak tek bir tarih yok. Ne kadar erken olursa o kadar iyi. ‘Şu tarihe kadar bu iş bitmeli’ diyemiyoruz. Başarılı olamazsak alternatif siyaseti bugünden arayıp bulacağız."
     
      23 Ekim 2009 (Murat Yetkin, Radikal)
      ABD Ankara Büyükelçisi – "...Geçtiğimiz günlerde PKK’nın üç bilinen ismi hakkında uyuşturucu bağlantısı nedeniyle Amerikan makamları tedbir aldı... Başka girişimlerimiz de var. Örneğin Danimarkalılarla Roj TV konusunu biz de konuşuyoruz. Irak’ta hem Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), hem de merkezi hükümet ile bu konuyu sürekli görüşüyoruz. Birkaç gün önce Irak’ın kuzeyinde bulunan 25. Piyade Tümeni’nin komutanı KBY yetkilileri ile hangi yeni tedbirlerin alınabileceği üzerine bir toplantı yaptı. Dışişleri sözcümüz iki gün önce Türkiye’nin PKK’ya karşı atacağı adımları destekleyeceğimizi ilan etti."
     
      Coniler 25 Aralık’ta İncirlik’te
      26 Kasım 2009 (Akşam) – Irak’ta görev yapan 142 bin askerden 100 bininin Amerika’ya dönmek için kullanacağı İncirlik Üssü’ne 700 kişiden oluşan ilk kafile 25 Aralık’ta geliyor

Kurtuluş Cephesi, 111. Sayı


      Burada tek tek, hangi kesimin, hangi çıkar grubunun, hangi "aydın" bireyin, hangi siyasal partinin, hangi "sivil toplum kuruluşu"nun nasıl bir tutum aldığını ve bu tutumunu neye dayandırdığını özetlemek bile, neredeyse olanaksızdır. Ancak genel hava içinde, "açılım yanlıları" ile "açılım karşıtları" şeklinde ikiye ayrıldığını, yani kutuplaştığını söylemek pek yanlış olmayacaktır.
      Bu kutuplaşma içinde, AKP yandaşı medya ile "tarafsız" medya, "açılım yanlıları"nı insani, demokratik vb. söylemlerle "iyiniyetliler" olarak sunarken, "açılım karşıtları"nı statükocu, çağdışı, dünyadaki gelişmeleri görmeyen, "çözümsüzlüğü çözüm olarak gören"ler olarak sunar. Öyle ya da böyle, şu ya da bu gerekçe...
      Hangi kesim ve hangi gerekçe alınırsa alınsın, her durumda, "yanlılar" ile "karşıtlar", "açılımlara", yani olgulara nerede durup baktıklarına göre tutum belirlemektedirler.
      Evet, bu, nereden dünyaya bakıldığı sorunudur.

Kurtuluş Cephesi, 110. Sayı


      Sorunun adı, ne kadar "hoş" görünürse görünsün, yanlış konulmuştu. Dolayısıyla da buradan herhangi bir çözüm üretmek maddi olarak olanaksızdır.
      Sorun, "Kürt sorunu" değil, Kürt ulusal sorunudur. 19. yüzyılda Batı Avrupa'da büyük ölçüde çözümlenen, 20. yüzyılda "sömürgeler sorunu"yla birleşen ve 21. yüzyıla gelindiğinde "mikro milliyetçilik"le şekillenen, ama hala çözümlenememiş olan bir ulusal sorun.
      Ulusal sorun, eski dille ifade edersek "milli mesele", bir ulusal topluluğun kendi ulusal devletine sahip olma hakkı, kendi siyasal kaderini kendisinin belirlemesi hakkı sorunudur.

Kurtuluş Cephesi, 109. Sayı


      İstanbul valisi ve emniyet müdürünün muhatabı olarak ortaya çıkan "emekçi örgütleri", DİSK, KESK ve TTB "makul kalabalık"la "1977 katliamında ölenlerin anısına Taksim anıtına çelenk koymak" için, kendilerine eklemlenen "aydınlar" ve icazetli "komünistler"in eşliğinde Taksim'e doğru yola çıktıklarında, büyük "özveriler" ve büyük bir "irade" göstererek, "gazlanarak" hedefe ulaşmakta "kararlı"ydılar. Öyle de oldu.
      Taksim "feth" edildi.
      İstanbul'un fetih törenlerinde temsili "yeniçeri ve mehteran takımı" gibi Taksim'i feth eden bu "irade", Taksim'i feth etmenin coşkusuyla halaya durduklarında, "medyatik" söylemle, "marjinaller" Taksim'e ulaşabilmek için sokak aralarında çatışıyorlardı.

Kurtuluş Cephesi, 108. Sayı


      1 Mayıs gününün tatil ilan edilmesi, son Ergenekon operasyonuyla birlikte ele alındığında, tümüyle AKP saflarında yer alan "neo-liberal"lerin, "II. Cumhuriyetçiler"in dizayn ettikleri bir planın parçası olduğu açıkça görülmektedir. Açıktır ki, bu plan, "ortodoks sol"un iç yapısını ve oportünist-pasifist niteliğini bilen "eski marksist" neo-liberallerin tasarımıdır. Uygulayıcısı her ne kadar AKP olsa da, bu neo-liberal, globalizm yandaşı, ulusal-devlet karşıtı kesimin planı, "ortodoks sol"u kendi hesaplaşmasında tarafsızlaştırmayı amaçlamaktadır.
      Ulusal-devletçiler ile ümmetçi-globalist ittifakının çatışmasında "milliyetçilik karşıtı" "ortodoks sol"un ikincilerin saflarına kazanılması fazlaca olanaklı değilse de, tarafsızlaştırılması ümmetçi-globalist ittifak için bir kazanım olarak kabul edilmektedir.


  31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
  Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
  Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
  AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
  Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.

Che

Ölüm,
nereden ve nasıl gelirse gelsin,
savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
ve silahlarımız elden ele geçecekse
ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla
ve de mitralyöz sesleriyle
cenazelerimize ağıt yakacaksa,
hoş geldi, safa geldi.

YAŞASIN 1 MAYIS!
1 Mayıs bir tarihtir!

  31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
  Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
  Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
  AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
  Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.
Faşist Saldırılar
Akdeniz Üniversite'sinde
Faşist Milislerin Silahlı Saldırısı
(6 Nisan 2008)
Faşizm
Uludağ Üniversite'sinde Faşist Milislerin ve Devletin Resmi Zor Güçlerinin Saldırısı (10 Mart 2008)
Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde Kaçırma ve İşkence (11 Ocak 2008)
İstanbul Üniversitesi'nde "Yurtsever" Öğrencilere Saldırı (27 Aralık 2007)

     

      Deniliyor ki, insanlar artık 12 Eylül öncesine dönmek istemiyorlar; şiddet istemiyorlar, kan ve gözyaşı istemiyorlar.
      Deniliyor ki, “orta sınıflar”, artık rahat, huzur, istikrar istiyorlar.
      Kimine göre “makul çoğunluk”, kimine göre nüfusun %99,9’u, yani “marjinal ve terörist” kesimler hariç herkes aynı şeyi istiyor.
      Böylece toplumun herhangi bir kesiminde ortaya çıkan her siyasal gerginlik, bu gerginliğe bağlı çatışma olasılığı ve çatışma durumları “Sonra 12 Eylül öncesine döneriz ha!” tehditleriyle yüzyüze getirildi.
      Akdeniz Üniversitesi’nde 6 Nisan günü meydana gelen “olaylar”da MHP’li faşist milislerin silahlı oluşları ve silah kullanması bir kez daha “12 Eylül öncesi” edebiyatını hortlattı.
      Hortlatılan sadece “12 Eylül öncesi” hayaleti değil, aynı zamanda “sağ-sol çatışması” hayaleti oldu. (...)
Faşizm
      Siyasal zor ise, oligarşik devletin asli işlevidir. Dolayısıyla faşist milislere karşı mücadele, her durumda oligarşinin siyasal zoruna karşı yürütülecek mücadelenin içinde yer alır. Bu yüzden, anti-faşist mücadele, anti-emperyalist ve anti-oligarşik mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
      Bugün faşist milis saldırılar karşısında devrimcilerin görevi, bu saldırıları püskürtmek, faşist milislerin emperyalizm ve oligarşi ile olan işbirliğini açığa çıkarmak ve faşistlerin "yükselen milliyetçilik" temelindeki ideolojik etkisini kırmaktır. (...)
      8 Mart 1857 tarihi, New York'lu kadın dokuma işçilerinin kitlesel biçimde greve gittikleri gündür.
      New York'lu kadın dokuma işçileri ne istiyorlardı?
      New York'lu kadın işçiler, işgününün süresine karşı çıkıyorlardı. Normal bir işgünü 12 ile 14 saat arasında değişiyordu. İstemleri, 8 saatlik işgünü ve kendilerine seçimlerde oy hakkı tanınmasıydı.
      Greve 40.000'nin üstünde kadın işçi katılmıştır....

      ... Mevlana yeniden keşfedildi. "Dün, dün ile gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" denildi. "Dünyada değişmeyen tek şey değişimdir" sözü "magazin dünya"sının sakızı haline geldi. "Ülkücüler" değişti. Alpaslan Türkeş Nazım Hikmet'ten şiirler okudu. Mukaddesatçılar değişti. "Milli Görüş"çüler "yenilikçi" oldu. Tayip Erdoğan "Ben gelişerek değiştim, 30 yıl öncesinde kalmadım, çünkü çağdışı değilim" dedi. Herkesin ve herşeyin "değişti"ği kabul edildi. Değişmeyenler ise "dinazor" ilan edildi. "Değişim" sözcüğü öylesine büyülü hale geldi ki, "değişim"den söz eden herkes tüm geçmişinden ve "günahlar"ından arındırıldı. Artık geçmişten söz etmenin anlamı kalmadı. Anlamı kalmadığı için de, tarih unutulup gitti. İnsanlar "değişim" sözcüğünün büyüsüne kapılıp, tarihi, tarihsel olayları ve tarih bilgisini bir yana attılar. Ve sol, herkesin ve herşeyin değiştiğini kabul ederek "değişti". MHP'li faşistlerin "milliyetçilik ve faşistlik"ten, mukaddesatçıların "şeriatçılık"tan vazgeçtiklerine inanıldı. "Değişen" sol, "temel hak ve özgürlükler mücadelesi" adı altında "türban eylemleri"nde yer aldı. Devrim şehitleri için "mevlit" okutturuldu.
Kurtuluş Cephesi, 101. Sayı
      ... Takunyalı yeni YÖK başkanının üniversitelerin paralı olmasına ilişkin açıklamasının ardından "ezber bozan", "baskın basanındır"cı, "bağımsız sosyalist aday" ve nihayetinde Bodrum müdavimi Baskın Oran "Bedava Üniversite Ezberi" başlıklı yazısıyla YÖK başkanına "destek verdi". Bilen bilmeyen herkes paralı üniversite konusunda eteğindeki taşları dökmeye başladı.
      Ancak paralı üniversite "fikriyatı" sadece Baskın Oran'ın "desteği"yle sınırlı kalmadı. "Soyut bir gelecek için somut bugünden vazgeçilemez" teorisyeni Murat Belge ve Liberal Demokrat Parti, neredeyse aynı sözcüklerle takunyalı YÖK başkanına "destek" verdiler.
Kurtuluş Cephesi, 100. Sayı
... ... emperyalist dönem, emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşları ile sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları dönemidir. Sömürge ve yarı-sömürge ülke halklarının emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları, aynı zamanda ulusal devletlerine sahip olma savaşı olmuştur. Bu yüzden, bu savaşlar ulusal kurtuluş savaşları olarak tanımlanır. Bugün Irak'ta, Afganistan'da olduğu gibi, emperyalist işgale karşı kurtuluş savaşlarıdır.

Kurtuluş Cephesi, 99. Sayı Bugün, 2007 yılına gelindiğinde, din, başlı başına bir siyasal ve ekonomik güç haline gelmiştir. Bir yandan emperyalizmle kurulan yeni "ittifak" sayesinde, diğer taraftan artan siyasal güçleri aracılığıyla finansman kaynaklarını sürekli geliştirmişlerdir. Bugün için, şeriatçı kesimler, gerek siyasal faaliyetleri için, gerek ekonomik ilişkileri için kendi finans kaynaklarına sahiptirler. Bu nedenle, bu finans kaynakları ortadan kaldırılmadığı sürece, onların gücünün sınırlandırılması ve tümüyle tasfiye edilmesi olanaksızdır. ... (...)
J. Stalin PRUSYA'DA karşı-devrim dönemi yalnızca "yıldırım ve gökgürültüsü"nü değil, ama hareket karşısında düşkırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri "parlak bir geleceğe" inanılmıştı, ve insanlar, milliyetlerinden [sayfa 7] bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: her şeyden önce ortak sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar: kimse kendinden başka kimseye güvenmesin! Her şeyden önce "ulusal sorun"!
Ve yukarıdan gelen kavgacı milliyetçilik dalgası, kendi "özgürlük aşkı" adına çevreden öcünü alan "iktidar sahipleri"nden gelen tüm bir baskılar dizisi, aşağıdan yükselen, ve bazan kaba bir şovenizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına yolaçtı. (...)
YÖK'ün kuruluşunun 26. yılı nedeniyle
Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2007)

YÖK YÖK'ün kuruluş amacı, yani üniversitelerin apolitikleştirilmesi ve üniversite öğrencilerinin pasifikasyonu amacı büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Bu amaç gerçekleştirildiği ölçüde, YÖK, başka amaçların gerçekleştirilmesinin aracı olarak varlığını sürdürmüştür. Varoluş nedeninin dışına çıkan her araç gibi YÖK de, yeni amaçlarla yeni işlevler üstlenmiştir. Sol, revizyonizmin ve legalizmin mevcut düzenin "kabulünün asgari koşulu" olarak sunduğu "asgari talepler listesi"nin başına YÖK'ü yazarak, YÖK karşıtlığını yıllar boyu sürdürürken, bu değişimin ortaya çıkardığı farklılıkları göremez hale gelmiştir. (...)
Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi üzerine
Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2006)

1980’lerde ABD’de “sağlık hizmetlerinin rasyonalize edilmesi” sloganıyla başlatılan bu bireyselleştirme ve özelleştirme uygulaması, hastaneleri birer “şirket” olarak ele alıp, “hizmet maliyetleri”ne göre yeniden düzenlemeyi esas almıştır.
Türkiye’deki adıyla bu “sağlıkta dönüşüm programı”, sağlıkta “bireysel sorumluluk” ya da “yaşam tarzı sorumluluğu” adı altında koruyucu sağlık hizmetlerini bireyselleştirmeyi amaçlar.
Sağlıkta “bireysel sorumluluk”, bireylerin koruyucu hekimlik ve koruyucu sağlık hizmetlerinin yerine “bireysel yaşam tarzı çözümleri” (diyet, spor, jogging, eksersiz yapma vb.) yoluyla, kamu sağlık hizmetleri ve kamu sağlığı bir yana bırakılmasından başka bir şey değildir. (...)

Ekim Devrimi 4 Haziran günü menşevik Posta ve Telgraf Bakanı Çeretelli kürsüye çıktı ve şöyle konuştu:
"Şu anda hiçbir siyasi parti, 'iktidarı bize verin, yerinizi biz alalım' diyecek durumda değildir. Rusya'da böyle bir parti yoktur."
Bu sözler üzerine Lenin, yerinden şöyle seslendi:
"Evet, böyle bir Parti vardır!." (...)

Denizler... THKO I Nolu Bildirisi:
"Devrimciler:
Barışçıl şartlar içinde mücadele metodlarını bırakınız. Halk kitlelerini kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun saflarına katılınız. Ulusal kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım. ..."